Zihnin Sessiz Direnci: Yarayı Üretkenliğe Çeviren Mekanizma
Bir toplumda değer en kolay eksilen şeydir. Ekonominin daraldığı, ritmin hızlandığı, sözün kıymetinin azaldığı dönemlerde insanın kendi iç sesi bile kısılır. Tam da böyle zamanlarda, bir düşünürün yıllar önce söylediği cümle yeniden duyulur:
“İnsan ancak kendinden uzaklaştığında değersizleşir.”
Uzaklaşmak çoğu zaman fark edilmeden olur. Günlük telaşın, ekonomik sıkışmanın, görünmez kalmanın ağırlığı zihni kendi merkezinden dışarı doğru iter. Bir sabah uyanılır ve insan kendine şu soruyu sorar:
“Ben ne işe yarıyorum?”
Bu soru bir kriz değil, bir başlangıçtır. Çünkü değersizlik duygusu ortaya çıktığında zihin kendini savunmasız bırakmaz—tam aksine sessiz bir direnç devreye girer. Bu direnç çoğu zaman dışarıdan görünmez, ama kişinin iç dünyasında yeni bir mekân açar; insan yorgun düştüğünde beden dinlenirken zihnin durmayıp yalnızca yavaşlaması gibi. Bu yavaşlık yüzeydeki gürültünün azalması anlamına gelir. Bir şey üretmeye henüz güç yetmez ama içerden bir çağrı duyulur:
“Burada kal. Kendini aceleyle toparlamak zorunda değilsin.”
İşte iyileşmenin ilk adımı budur: kendini hızlıca düzeltmeye çalışmamak. Acının içinden geçebilmek için zihnin önce ritmini düşürmesine izin vermek gerekir. Bu bir kayıp değil, yaklaşan bir savunmanın hazırlığıdır.
Çünkü her insan acıyı unutmaya değil, onunla bir anlam kurmaya çalışır. Psikolojinin söylediği şey nettir: Zihin, açıklayabildiği acıdan korkmaz. Bu yüzden üretmeye yönelme isteği bir hobi, bir lüks ya da boş zaman uğraşı değildir. Aynı ateşin farklı formları gibi düşünülmelidir: kimisi yazıya döker, kimisi çizgiye, kimisi sese; kimisi düzen kurar, kimisi yeni bir bilgi öğrenir, kimisi küçük bir alışkanlık yaratır. Dışarıdan bakıldığında “uğraş” gibi duran bu hareketler aslında acının yeniden şekillenme biçimidir. Acı sabit değildir; ona yer bulunamazsa insanı tüketir, yer bulunursa şekil değiştirir.
Ve insan üretirken yalnızca bir şey ortaya koymaz—kendisiyle yeni bir ilişki kurar. Üretmek, “Ben bir işe yarıyorum” cümlesinin davranış hâlidir; insanın kendi varlığına verdiği bir yanıttır bu. Kapitalist sistem değeri dışarıda arattığı için birey çoğu zaman kendini eksik hisseder. Fakat üretim dediğimiz eylem, tam da bu dışarıya mahkûm eden yapıya karşı kurulmuş bir köprüdür:
Üretmek → Kendini hatırlamak Kendini hatırlamak → Değeri içerde bulmak İçerde bulunan değer → Dış baskıyı etkisizleştirmek
Bir düşünürün dediği gibi: “İnsan, kendisine ait bir ritim bulduğu anda özgürleşmeye başlar.”
Üretkenlik, işte bu ritmin adıdır; bireysel görünen her çabanın aslında toplumsal bir damar taşımasının nedeni de budur. İnsan ürettiği her şeyde başkalarıyla görünmez bir bağ kurar: bir fikir paylaşılır, bir yazı okunur, bir cümle bir diğerine temas eder. İnsanın içindeki küçük sosyalist — yani paylaşma, anlamı çoğaltma, kendini başkalarının hikâyesinde bulma eğilimi — bu noktada devreye girer.
Üretmek yalnızca acıyı dönüştürmek değildir; aynı zamanda dayanışmanın en saf hâlidir. Her yeni fikir, her yeni çaba başka bir zihne tutunabilir. Bu yüzden üretmek, kapitalizmin insanda törpülediği değeri kolektif bir zeminde geri kazandırır. İnsan yalnız olmadığını kendi üretiminin yankısında duyar.
Acıyı yok etmek gerekmez—onun yerini değiştirmek yeterlidir. Değersizlik duygusu bir boşluk değil, bir çağrının başlangıcıdır:
“Kendini yeniden kurmanın zamanı geldi.”
Zihin buna şu şekilde yanıt verir: sessizce toparlanır, yavaşça ısınır, ufak bir hareket arar ve ilk kıvılcımın peşinden gider. Üretmek işte bu kıvılcımdır. Bir yara izi değil, bir yön bulma işaretidir. İnsanı kendine geri getirir, acıyı sessizce işler, ona yeni bir dil, yeni bir ritim kazandırır.
Böylece insan, kendini değersizleştiren dünyaya karşı kendi değerinin mimarı olur.
Ve belki de gerçekten— kapitalizmi içimizdeki küçük sosyalistle biraz olsun adam eder.