Sisifosu Mutlu Hayal Etmek
Hayat bazen tek bir insanın ellerinde daralır; kendi yükümüzü taşırken bile, sanki milyonlarca insanın yükü omuzlarımıza eklenmiş gibi hissederiz. Bir sabah uyanırız ve içimizde tuhaf bir ağırlık vardır: aynı döngü, aynı çaba, aynı mücadele… Bir tepeye doğru taşıdığımız görünmez bir taş. Belki bunun adı sorumluluktur, belki yalnızlık; belki umut, belki de sıradan ama bir o kadar kesin bir gerçek: var olmak emek ister ve emek, çoğu zaman kimse görmeden yapılır.
Albert Camus’nün Sisifos’u, tanrıların lanetiyle sonsuz bir döngüye mahkûm edilmişti: taşı tepeye çıkarır, taş her defasında yeniden aşağı yuvarlanırdı. Camus ise bu döngünün içinde beklenmedik bir ışık gördü: “Sisifos’u mutlu hayal etmek gerekir.” Çünkü Sisifos’un mahkûmiyeti değil, bilinci özgürleştiricidir; taşın kaderi bellidir ama onu taşıyanın tavrı hâlâ seçilebilir. İşte insanın gizli özgürlüğü tam da burada başlar: değişmeyen bir şeyin içinde bile, kendine ait küçük bir yön bulabilmek.
Bugün dünyaya bakınca, farklı hayatlar yaşarken aynı görünmez kayayı ittiğimizi fark ederiz; ama bunu bazen bir “hikâye” gibi değil, bir “sahne” gibi hissederiz. Bir mutfakta, akşam herkes uyuduktan sonra sessizce toparlanan bir masada; sabahın erken saatinde, henüz tam uyanmamış bir bedenle işe yetişmeye çalışırken; bir hastane koridorunda, bekleyişin içindeki o ince sabırla… Taşı kimse bizim yerimize itmez, evet, ama taşın ağırlığına bakışımızda birbirimizin hikâyesini sezebiliriz. Aynı yolun içinden geçen bilinçleriz; bazen yan yana yürümesek bile, aynı yokuşun rüzgârını tanırız.
Mutluluk, Camus’nün söylediği gibi bir sonuca değil, bir karara bağlıdır; fakat bu karar, “iyi hissedeyim” diye zorlanan bir iyimserlik değildir. Taşın tepeye ulaşıp ulaşmadığı değil, onu taşırken uyanan farkındalık belirleyici olur; mutluluk, yüke rağmen ilerlemekten çok, yükün içinde kendini duyabilmekle ilgilidir. Yenilgiyi değil, bilinci seçmekle… ve insanın içindeki derinlik çoğu zaman tam da bu seçimle genişler.
Hayatın absürtlüğü karşısında duruşumuz bu yüzden kıymetlidir. Ne kadar çabalarsak çabalayalım, pek çok şeyin bir sonu vardır; ne kadar seversek sevelim, bazen ayrılık gelip kapıya dayanır; ne kadar inşa edersek edelim, zaman bazı yapıları sessizce aşındırır. Ama işte tam burada insan olmanın zarif yanı belirir: sonluluk, yaşamı sertleştirmek zorunda değildir; tam tersine onu daha yoğun, daha gerçek kılabilir. Geçicilik, yalnızca bir kayıp hissi değil, anlamın kaynağına dönüşen bir hatırlatmadır; kol yorulur, evet, ama taşın “neden”ini bilen bilinç başka bir yerden güç alır.
Belki taş hiçbir zaman tepede kalmayacak; belki uğraşlarımızın izi sandığımız kadar görünür olmayacak, belki başarı dediğimiz şey suya yazı gibi silinecek. Ama buna rağmen bir çocuğun gözlerindeki ışıktan, bir dost omzunda bulunan huzurdan, yeni bir fikrin doğuşundan, düşüp yeniden kalkma iradesinden vazgeçmeyiz; çünkü insan olmanın en saf ödülleri çoğu zaman sonuçta değil, yaşarken ortaya çıkar.
Ve bütün bunların içinde, yavaşça şu sezgi belirir: taşla olan ilişki insanı ezmek için değil, insanı kendisine götürmek içindir. Yük kaçınılmaz olabilir ama bilinç büyüyebilir; her yeniden kaldırış, insanın kendi varlığıyla temas ettiği küçük bir uyanıştır.
İşte tam burada Sisifos’u mutlu hayal etmek bir zorunluluk olmaktan çıkar, bir iç sezgiye dönüşür: taş değişmese bile onu taşıyanın anlamı değişebilir. Bazen iyileşme dediğimiz şey, tam olarak bu kadar küçük bir yer değiştirmeyle başlar.