Vibe Çağı ve Gerçeklik Kaybı
İnsanlar rol yapmaktan yoruldu. Ama rolü bırakınca kim olduğunu da bilmiyor. Çünkü uzun zamandır “kendin ol” diye başlayan cümleler bile bir performans önerisi gibi çalışıyor. Kendin ol, ama güzel görün. Kendin ol, ama ilgi çek. Kendin ol, ama fazla değil. Kendin ol, ama algoritmanın sevdiği biçimde. Böyle olunca kimlik dediğimiz şey içerden gelen bir ses olmaktan çıkıyor; dışarıdan onay alan bir forma dönüşüyor.
Bugün algı dediğimiz şey yalnızca dünyayı görme biçimimiz değil; dünyanın bizi görmesini yönetme biçimimiz. Sosyal sahneye dönmüş bir hayatın içinde yaşıyoruz. İnsan kendi hayatını yaşamıyor gibi değil de, sanki kendi hayatını “yayında” tutmaya çalışıyor gibi. Paylaşmasan bile zihnin paylaşıyor. Bir anın yaşanması yetmiyor; o anın nasıl görüneceği de hesaplanıyor. “Vibe” bu yüzden bir his değil, bir çerçeve. Bir ortamın değil, bir görüntünün dili.
Genç kültür bunu çok net yaşıyor çünkü oyunun kuralı açık: görünürsen varsın. Görünür değilsen, sanki yokmuşsun gibi. Bir süre sonra insanın içinde iki ayrı ben oluşuyor: yaşayan ben ve izlenen ben. Yaşayan ben bir şey hissediyor; izlenen ben hemen müdahale ediyor: “Bunu böyle hissetme, böyle göster.” “Bunu paylaşma, cringe olur.” “Bunu yazma, cool değil.” “Bunu söyleme, zayıf görünür.” Bu müdahaleler çoğaldıkça insan kendini özgür sanıyor ama aslında sürekli edit’liyor. Duyguyu yaşamak yerine düzenliyor. İlişki kurmak yerine imaj kuruyor.
“Cool” olmak da bu yüzden bir karakter değil, bir savunma biçimi. Cool dediğimiz şey çoğu zaman hissetmemek değil; hissi belli etmemek. Cringe korkusu ise sadece “utanmak” değil; dışarıdan düşürülme korkusu. Çünkü artık utanç bir iç duygu gibi yaşanmıyor, bir dış karar gibi geliyor. Sanki birileri sürekli not veriyor. Sanki görünmeyen bir jüri var. O jüriye göre bir şeyler “iyi”, bir şeyler “fazla”, bir şeyler “komik”, bir şeyler “acınası”. İnsan bu jürinin sesini çok dinleyince kendi sesini unutuyor.
Böyle bir sistemde herkes biraz oyuncu oluyor. Çünkü oyun durmuyor. Trend değişiyor, dil değişiyor, müzik değişiyor, konu değişiyor, tepki biçimi değişiyor. Bir gün “duyarlı” olmak moda, ertesi gün “duyarlı” olmak cringe. Bir gün “derin” olmak ilgi çekiyor, ertesi gün “derin” olmak bayıyor. Bu hızlı dönüşüm insanı iki şeye zorlar: ya sürekli uyum sağlayacaksın ya da görünmez olacaksın. Uyum sağlamaya çalıştığında yoruluyorsun. Görünmez olmayı seçtiğinde de “geri kaldım” hissi geliyor. Sonuç aynı yere çıkıyor: performans yorgunluğu.
Bu yorgunluk bir süre sonra içerde bir boşluk yaratıyor. Çünkü insan, kendi iç dünyasını “gösterilebilir” olana göre düzenleyince, gösterilemeyen kısmı ihmal ediyor. Kıskançlık, kırılma, özlem, kaygı, yalnızlık, başarısızlık… Bunların hepsi ya hızlı geçiştiriliyor ya da şık bir cümleye çevriliyor. Duygu, ham haliyle yaşanmak yerine estetik bir açıklama haline geliyor. “Ben aslında iyiyim” cümlesi bir savunma oluyor. “Ben zaten böyleyim” cümlesi bir kalkan oluyor. Ve bir noktada insan gerçekten iyi olup olmadığını bile ölçemiyor, çünkü ölçüm cihazı bile dışarıdan ayarlanmış durumda.
İlişkiler de bundan payını alıyor. İnsanlar birbirlerini tanımadan önce birbirlerini “okuyor.” Profil, ton, reply süresi, seen, emoji, story… Hepsi kişilik gibi yorumlanıyor. Bir yanlış anlama çıktığında, konuşmak yerine çıkarım yapılıyor. Çünkü konuşmak riskli: konuşursan kırılgan görünürsün. Susarsan cool kalırsın. Susmak daha güvenli geliyor. Ama susunca da gerçek ilişki büyümüyor. İnsanlar birbirlerine temas etmek yerine birbirlerini yönetiyor. Sonra “kimseyle bağ kuramıyorum” diyoruz. Bağ kuramıyoruz çünkü bağ, performansın düşmesini ister. Bağ, maskesizliği ister. Maskesizliğe alan yok.
Burada asıl mesele gençler şöyle, insanlar böyle diye yargılamak değil. Bu çağın kurduğu sahnenin insanı nasıl biçimlendirdiğini görmek. Çünkü algoritma, reklam, rekabet ve görünürlük ekonomisi bir araya gelince “ben” dediğimiz şey de bir ürün gibi davranmaya başlıyor. Ürün iyi durmalı, üründe kusur görünmemeli, ürün ilgi çekmeli. İnsan kendini böyle gördüğünde, doğal olarak yorulur. Çünkü bir insan ürünü yönetebilir ama bir insan, insanı böyle yönetemez. İçerde bir yer hep direnç üretir.
Belki de bu sayıdaki “algı” dediğimiz şey tam burada ağırlaşıyor. Algı sadece dışarıyı çarpıtmıyor; kendimizi de bir vitrine dönüştürüyor. Biz artık gerçekliği yaşamaktan çok gerçekliği “sunuyoruz.” Sunum güçlü olunca yaşantı zayıflıyor. Sunum artınca his azalıyor. His azalınca daha çok sunum gerekiyor. Döngü böyle büyüyor. Vibe yükseliyor, gerçeklik düşüyor.
Bazen yapılacak şey çok büyük bir isyan değil. Çok küçük bir geri çekilme. Bir anı paylaşmadan yaşamak. Bir cümleyi süslemeden kurmak. Bir şeyi “cool” olmadığı halde yapmak. Birini “cringe” korkusuyla değil, gerçekten merakla dinlemek. Kendini edit’lemeden durmak. Çünkü bazı anlar var ki, insan kendini toparlamıyor; insan kendini geri alıyor.
Gerçeklik, performansın bittiği yerde başlıyor.