Dinlemeden Konuşanlar Çağı
“Sözler artık yankılanmıyor, çarpışıyor.”
Bir zamanlar kelimelerin yankısı vardı. Bir söz söylendiğinde önce sessizlik olurdu. Söz o sessizlikte genişler, duvara, cama, göğe çarpar, sonra geri dönerdi. Biz de o yankıdan duyardık birbirimizi. Şimdi ise her şey daha hızlı, daha parlak, daha gürültülü ama garip bir şekilde daha sessiz. Herkes bir şey söylüyor, kimse bir şey duymuyor. Çünkü duymak yavaşlamayı gerektirir ve bu çağın en büyük korkusu yavaşlıktır.
Artık kelimeler yankı için değil, çarpışma için üretiliyor. Bir paylaşım, bir tepki, bir yorum, bir cümle daha… Zihin bir sahneye dönüştü; herkes kendi spot ışığını taşıyor. Ama o ışık öyle parlak ki yüzleri aydınlatmıyor, kör ediyor. Her “ben de” diyen kalabalıkta biraz daha kayboluyor. Paradoks şu: ne kadar çok konuşursak, o kadar az var oluyoruz. Sözler çoğaldıkça anlam inceliyor; anlam inceldikçe yankı kayboluyor; yankı kayboldukça sessizlik korkutucu hâle geliyor.
“Önce dinle, sonra isim ver.” Bu cümle bazen bilgece bir öneri gibi algılanıyor. Oysa bu bir farkındalık çağrısı değil, bir hayatta kalma stratejisi. Dinlemeden yaşamak insanı sürekli kendini tanımlamaya zorlar. İsimler, etiketler, profiller, açıklamalar, alt yazılar… O kadar çok şey söylüyoruz ki sonunda hiçbir şey dememiş oluyoruz. Kelimeler artık kendimizi değil, korkularımızı saklıyor. Dinlemek ise bu hızın içinde bir tür direnişe dönüşüyor. Çünkü dinlemek kontrolü bırakmaktır ve çağımızın en güçlü bağımlılığı kontrol hissidir.
Duyma eylemi, modern bir metafiziğe dönüştü. Artık kulak değil, bilinç duymalı. Bir cümlenin altındaki niyeti, bir gülüşün içindeki boşluğu, bir sessizliğin taşıdığı çığlığı… İnsan sesi kadar karmaşık bir veri yoktur; ama biz sesin kendisini değil, sesin temsilini dinliyoruz. Filtrelenmiş sesleri, algoritmik yankıları. Gerçek yankılar yerini yankı odalarına bıraktı. Her yankı odasında, bir benzerini arayan binlerce “ben” dolaşıyor. Oysa dinlemek benzerliği değil, farkı kabul etmektir. İşte tam burada felsefe yeniden başlar: Birini dinlerken kendini susturabilmek, en derin düşünce biçimidir.
Belki de bu çağda en devrimci eylem konuşmak değil, susabilmektir. Ama bu sessizlik korkutmamalıdır. Çünkü sessizliğin içinde hâlâ bir yankı vardır: kalbin ritmi. Şehir uğultusunun, ekran parıltısının, bitmeyen bildirimlerin arasında bile gerçekten dinlersen o ritim kendini duyurur. Ve bir an gelir, her şeyin altındaki o titreşimi fark edersin. Ne kadar konuşulursa konuşulsun, anlam hep oradadır. Sadece sessiz bir kulak ister; dinlemeyi bilen bir varlık.
Biz konuşarak değil, duyarak dönüşeceğiz. Ve belki o zaman bu çağın gürültüsü bir melodiye dönüşür. Çünkü anlam, çoğu zaman en yüksek sesin değil, en içteki yankının işidir.