Duyguların Hafızası — Zihin ve Nostalji

Noura Es24 Ekim 2025

“Unutmadım ama hissetmiyorum.” Belki de bu cümlenin asıl ağırlığı, hatırlamanın hafifliğinde saklıdır.

Zihin geçmişi sever. Çünkü geçmişte her şey tamamlanmış görünür: yaşanmış, bitmiş, adlandırılmıştır. Oysa bu “tamamlanmışlık,” çoğu zaman eksikliğin giydiği maskedir. Bir şarkıyı açtığımızda içimizde kıpırdayan sızı, büsbütün sevinç değildir; o sızı, bir zamanlar sevinçle yan yana duran ama sonradan ondan ayrılmış bir gölgenin işaretidir. Nostalji dediğimiz şey, çoğu kez sevmenin kanıtı değil; yeniden sevememenin kederli telafisidir.

Zaman, hatırladığımızda gerçekten yavaşlar. Çünkü zihin, olayların sırasını yeniden kurar; ama duygular, sırayla gelmez. Duygu bir dalga gibidir: hatıranın kıyısına vurur, geri çekilir, tekrar gelir. Ama bir yerde —çoğu zaman fark etmeden— duygunun akışı kesilmiştir. Akış kesildiğinde, anı yalnızca “bilgi”ye dönüşür. Fotoğrafı vardır, sesi yoktur. Cümlesi vardır, nefesi yoktur. Böylece anıyı biliriz ama onu yaşayamayız. İşte “unutmadım ama hissetmiyorum” cümlesi tam buradan doğar: bilginin sıcaklık taşıyamadığı noktadan.

Bazı anılar, insanın etrafında görünmez bir çember çizer. İçinde kalmak güvenlidir; ama uzun süre durunca nefes daralır.. Konfor alanı, duygunun taklit edildiği yerdir. Zihin kendini korumak için geçmişin simülasyonunu üretir; hatıraların güvenli kopyalarıyla yaşar. Gerçeğe dönmek acı verebileceği için, bize daha az acı veren bir yankı sunar. Bu yüzden eski bir dost sohbeti zihinde çok parlaktır; fakat yan yana geldiğinizde, o parlaklık cümlelerin pürüzlerinde söner. Çünkü bir zamanlar aynı bedenden akan duygu, artık aynı yatağı bulamaz. Zihin konuşur; kalp susar. Hissizlik, çoğu zaman duygunun ölümü değildir. Sadece ona giden yol kapanmıştır.

Peki neden kesilir? Çünkü duygu yaşamak ister, yönetilmek değil. Bastırıldığında ölmez, yalnızca yer değiştirir. Bedende bir ağırlık, davranışta bir kaçınma, düşüncede bir katılık olarak geri döner. Nostalji, bu yer değiştirmenin en zarif elbiselerinden biridir: duygunun kendisine dönemeyince, onun temizlenmiş, ağrısız bir kopyasına tutunuruz. Kopya acıtmaz; ama büyütmez de. O yüzden nostalji, sığınağa benzer: dışarının rüzgârını keser, fakat içeriye temiz hava da almaz.

“Hatıralara anlam yüklemek güçsüzlerin işidir” demek kolay; ama çoğu insan gerçekten güçsüz olduğu için değil, yorgun olduğu için hatıralara tutunur. Bazen hayat, insanın kalbini çok ince bir çizgi hâline getirir: oradan sızan duyguyu görünce kaçmak istemeyiz, ama tutacak kuvveti de bulamayız. İşte burada farkındalık devreye girer — duyguyu zorla geri çağırmak için değil, duygunun yerini onurlandırmak için. “Buradaydı” demek, “geri gelmeli” demekten daha dürüst bir cümledir. Çünkü bazen geri gelmez. Ve bu, eksik olduğumuz anlamına gelmez; yalnızca değiştiğimiz anlamına gelir.

Zihin, nostaljiyi “iyi günler”in etiketiyle satar; ama o günleri iyi yapan sadece olaylar değildir. O günleri iyi yapan, bizim o günkü akışımızdır. Akışın formülü basittir: dikkat + duygu + nefes. Dikkat neredeyse, duygunun akışı orada başlar; nefes, o akışın ritmidir. Bu üçlünün bağlantısı koptuğunda, anı aynı kalır ama biz değişmiş oluruz. O yüzden yan yana geldiğimiz eski dostlarda, bazen sadece zihinsel bir ortaklığın sürüp gittiğini fark ederiz. Zihin konuşur; fakat bedende yankı yoksa, kelimeler birbirini taşımakta zorlanır. Bu fark ediş acıtır, evet; ama aynı zamanda özgürleştirir. Çünkü bizi, hakiki yakınlığın duygusal akış olduğunu hatırlamaya çağırır.

“Unutmadım ama hissetmiyorum” cümlesi bir kayıp ilânı değildir; çoğu zaman bir dönüşüm bildirimidir. Duygu, aynı kaptan akmıyordur artık. Başka bir yatak arıyordur — bazen yürüyüşte, bazen resimde, bazen yabancı bir şehrin taşında. İnsan duygusuna her zaman aynı kapıdan varamaz. Yeni bir kapı bulduğunda, geçmişin yankısı daha yumuşak duyulur. İşte bu yüzden, geçmişle barışmak bazen geçmişi düşünerek değil, bugünü farklı yaşayarak mümkün olur.

Şunu da söylemeliyim: Hissetmemek her zaman hastalık değildir. Bazen beden, yanmamak için soğur. Bu bir savunma değil, bir ara durak olabilir. Ara durakta yapılacak olan, duyguyu zorla çağırmak değildir; ona yer açmaktır. Yer açmak, çok somut bir iştir: nefesi yavaşlatmak, dikkatini bir noktaya toplamak, bedenden gelen küçük sinyalleri izlemek… Duygu, davetsiz girmez; ama davet edildiğinde gelmesi de garanti değildir. Farkındalık, “gel” demek değil; “gelebilirsin” demektir. İşte bu cümle, insanın içindeki baskıyı alır: duygu bir görev değil, bir misafirdir.

Nostaljiyi büsbütün reddetmek de gerekmez. Çünkü o, duygunun hayaleti olsa bile, yine de doğduğu yere işaret eder. Bir hayalet, mekânı gösterir: nerede kaldığını, nerede donduğunu, nerede inceldiğini… Zihin nostaljiye sığınmak istediğinde, kendine küçük bir soru sorabilir: “Şu anda neyi yeniden yaşamak istiyorum?” Eğer cevap bir yüz, bir şehir, bir müzikse, o yüzün veya şehrin temsil ettiği duyguya bakmak gerekir. Belki özlem, belki güven, belki görülme hissi. Temsilden duygunun kendisine indiğimizde, sığınak kapı olmaya başlar. Ve kapılar, açılmak içindir.

Son olarak: Geçmişle barış, geçmişi bölmeden mümkün olmaz. “İyiler” ve “kötüler” diye ayırdığımız her anı, bizi bugünden mahrum bırakır. İnsan, geçmişinde nefret de taşıyabilir; bu doğaldır. Ama nefret, duygunun nihai hâli değildir; çoğu zaman yarım kalmış bir korunma biçimidir. Nefreti çözen, affetmek zorunda olmak değil; o nefretin hangi incinmiş duyguyu koruduğunu anlamaktır. Anladığımızda, nefret yerini mesafeye bırakır. Mesafe, sevginin yokluğu değil; taşımayı öğrenmenin biçimidir.

“Unutmadım ama hissetmiyorum.” Bu cümleyi yazdığınızda, kendinizi eksik hissetmeyin. Belki de büyümenin sessiz eşiğindesiniz. Duygunuz ölmedi; yalnızca başka bir dil arıyor. Zihin, nostaljinin tanıdık dilini sevse de, kalp daha dürüst bir cümle ister: “Buradaydın. Artık başka bir yerde karşılaşalım.”

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.