Kesinliğin Uykusu
İnsan bazen gözlerini kapattığı için değil, kendisine öğretilen dünyayı hakikat sandığı için uyur. Bir kelimenin içine yerleşir, bir yargının gölgesinde korunur, bir başkasının acısını daha görmeden onun hakkında hüküm verir. Kötülük çoğu zaman böyle başlamaz; çoğu zaman yalnızca düşüncenin yerine geçen alışkanlıklarla, anlamanın yerine geçen ezberlerle, insanın kendi iç sesini bile başkasından ödünç aldığı o sessiz karanlıkla başlar.
İnsan, kendisine miras kalan birçok cümleyi kendi fikri sanarak büyür. İyi nedir, kötü nedir, kim haklıdır, kim yanlıştır, kim bizdendir, kim değildir; bütün bunları çoğu zaman kendi içinde doğmuş bir düşünce gibi taşır. Oysa bazı fikirler insanın içinde doğmaz, insanın içine yerleştirilir. Aileden, okuldan, mahalleden, inançtan, öfkeden, korkudan, eksik sevgiden, ait olma ihtiyacından geçerek zihne yerleşir. Sonra insan onları düşünce zanneder.
Belki de insanın en derin yanılgısı yanlış düşünmesi değil, düşünmediği halde düşündüğünü sanmasıdır.
Hazır kavramlar, insana kolay bir dünya verir. Birini sevmek için onu tamamen iyi, birinden uzak durmak için onu tamamen kötü yapmak yeterlidir. İnsanları sınıflara, inançlara, mesleklere, gelir düzeylerine, yenilgilere ya da başarılara ayırmak zihni yormaz. Birini adlandırdığımız anda, onu anladığımızı sanırız. Oysa isim koymak, çoğu zaman görmenin yerine geçer. İnsan artık karşındaki kişiyi değil, onun üzerine yapıştırılmış etiketi görmeye başlar.
Bir yoksul yalnızca yoksul değildir. Bir zengin yalnızca zengin değildir. Bir anne yalnızca anne değildir. Bir işçi yalnızca işçi değildir. Bir çocuk yalnızca çocuk değildir. Bir insan, başkalarının onun hakkında kurduğu kolay cümlelerden her zaman daha fazlasıdır.
Ama kesinlik, bunu sevmez. Çünkü kesinlik, insanın karmaşasını taşıyamaz. Onun için dünya sade olmalıdır. Suçlular bellidir, haklılar bellidir, iyiler bellidir, kötüler bellidir. Bir taraf seçilir, bir yargıya yaslanılır, bir kavramın içine sığınılır. Sonra insan, kendi sığındığı yerin duvarlarını hakikat sanmaya başlar.
Oysa insanın kendini güvende hissettiği her yer, zamanla onun görme biçimini daraltabilir.
Bazen çok okumuş insanlar da uyur. Bazen çok konuşanlar, çok kesin cümleler kuranlar, kalabalıkların önünde düşünce anlatanlar da uyur. Çünkü uyanıklık bilgiyle değil, fark edişle ilgilidir. İnsan çok şey bilebilir; ama kendi öfkesinin düşüncelerini nasıl yönettiğini hiç görmemiş olabilir. Çok şey savunabilir; ama savunduğu şeyin içinde hangi korkusunu sakladığını fark etmeyebilir. Kendini haklı sanabilir; ama haklılık arzusunun, hakikati görme arzusundan daha güçlü hale geldiğini anlayamayabilir.
Kesinliğin uykusu biraz da böyledir. İnsan orada kendinden hiç şüphe etmez.
Bir insana bakar ve onu hemen bir yere koyar. Cahil der, elit der, dindar der, modern der, solcu der, sağcı der, güçlü der, zayıf der, başarılı der, kaybetmiş der. Sonra o insanın yüzü silinir. Geriye yalnızca kategori kalır. Kategori rahatlatır; çünkü insanı anlamaya çalışmak yorucudur. Birini anlamaya başladığında, onu kolayca yargılayamazsın. Birinin acısını gördüğünde, onun hatasını tek başına açıklama cesaretin azalır. Bir insanın neden sertleştiğini, neden sustuğunu, neden saldırdığını, neden kendini sakladığını sezdiğinde, dünya artık eskisi kadar basit kalmaz.
Belki de çoğu insan bu yüzden gerçekten görmek istemez.
Çünkü görmek, sorumluluk getirir.
Bir insanı görmeden adlandırdığımızda yalnızca onu küçültmeyiz; dünyanın yükünü taşıyanları da görünmez hale getiririz. Hazır kavramlar, en çok sessiz insanların üzerine kapanır. Bir annenin yorgunluğunu görevi sanırız. Bir işçinin suskunluğunu alışkanlığı sanırız. Bir çocuğun korkusunu şımarıklık sanırız. Bir yoksulun öfkesini cehalet sanırız. Bir yaşlının içine kapanışını huysuzluk sanırız. Bir insanın yıllarca taşıdığı yükü görmeden, onun sadece dışarıya düşen küçük parçası hakkında hüküm veririz.
Dünyayı taşıyanlar çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz. Onlar, hayatın kırılmaması için kendi içlerinde sessizce yer açanlardır. Bir sofranın kurulması, bir çocuğun sakinleşmesi, bir evin dağılmaması, bir hastanın yalnız kalmaması, bir hayvanın aç uyumaması, bir insanın biraz daha dayanabilmesi için görünmeden emek verenlerdir. Ama uyuyan bir bakış, en çok da bu insanları görmez. Çünkü taşıyanlar çoğu zaman bağırmaz; bağırmayanlar ise hazır yargıların dünyasında kolayca unutulur.
Bu yüzden mesele yalnızca kimin hangi sınıfta olduğu değildir. Mesele, insanın başka bir insanı hangi gözle gördüğüdür. Çünkü bazen bir insan yoksul olduğu halde başkasının yükünü çoğaltabilir. Bazen varlıklı biri hayatı hafifletebilir. Bazen okumuş biri insanı küçültebilir. Bazen hiç sesi çıkmayan biri, dünyayı ayakta tutan görünmez bir inceliğin taşıyıcısı olabilir.
İnsanlık, uzun zamandır kendini kavga ederek açıklıyor. Bir taraf diğerini suçluyor, bir sınıf başka bir sınıfı işaret ediyor, bir ideoloji kendi hakikatini insanın tamamı zannediyor. Elbette dünyada eşitsizlik var. Elbette sömürü var. Elbette emeği görünmez kılan büyük düzenler var. Ama insanı yalnızca bu kavramların içine kapattığımızda, onun içindeki karanlığı da, merhameti de, korkuyu da, inceliği de, dönüşme ihtimalini de eksik görüyoruz.
Oysa insan, hiçbir kavramın içine bütünüyle sığmayacak kadar kırılgan ve karmaşık bir varlıktır.
Belki de yeni çağın ihtiyacı, daha fazla etiket değil, daha geniş bir bakıştır. Daha fazla taraf değil, daha fazla insanlık. Daha fazla hüküm değil, daha derin bir görme biçimi. Çünkü insan, kendi kesinliğine fazla yaslandığında, başkasının hayatını duyamaz hale gelir. Kendi yargısının sesi yükseldikçe, dünyanın sessiz yüklerini taşıyanların sesi daha da kısılır.
Uyku yalnızca başkalarının hali değildir. Her insan, kendi içinde zaman zaman bu karanlığa düşer. Bazen bir cümlenin kolaylığına sığınırız. Bazen bir insanı anlamaktansa onu suçlamayı seçeriz. Bazen kendi acımızın bizi haklı kıldığını sanırız. Bazen de yıllarca savunduğumuz bir düşüncenin, aslında bize ait olmadığını fark etmekten korkarız.
Çünkü uyanmak, yalnızca gözleri açmak değildir.
Uyanmak, insanın kendi içindeki gürültüyü duymasıdır. Kendi öfkesinin hangi eski yaradan konuştuğunu fark etmesidir. Kendi küçümsemesinin hangi eksik sevgiden doğduğunu anlamasıdır. Kendi inandığı şeylerin ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu sorgulamasıdır. İnsan bazen bir fikre değil, o fikrin ona verdiği güven duygusuna bağlanır. Bir kavramın içine girer ve orada korunur. Çünkü kavramlar bazen ev gibi görünür; ama zamanla duvara dönüşür.
Ve insan, duvarlarını düşünce zannettiğinde uyku derinleşir.
Yine de her uykunun içinde küçük bir çatlak vardır. Bazen bir yüz, bir söz, bir sessizlik, bir pişmanlık, bir çocuğun bakışı, bir hayvanın savunmasızlığı, bir annenin yorgun eli, bir işçinin sessiz dönüşü, bir yabancının beklenmedik inceliği o çatlağı açar. İnsan bir an durur. Bildiğini sandığı şeyin eksik olduğunu hisseder. O anda dünya, eski kesinliğini kaybeder; ama belki de ilk kez daha gerçek görünmeye başlar.
Uyuyan insan her zaman kötü değildir; bazen yalnızca kendisine ait olmayan seslerle yaşamayı öğrenmiştir. Ama insan bir gün kendi yargısının duvarında küçük bir çatlak açıldığını görürse, oradan içeri önce ışık değil, hakikat sızar.
Ve belki de uyanmak dediğimiz şey, dünyayı değiştirmeden önce, kendi kesinliğimizden utanabilecek kadar insan kalabilmektir.
Paylaş
Yazıyı dilediğin platformda paylaş.