Kendi Hızına Yetişememek

Noura EsSayı 423 Aralık 2025

Bazı günler insanın zamanı vardır ama kendisi yoktur. Gün akmış, işler bitmiş, konuşmalar yapılmıştır; fakat bütün bunların içinden geçerken insan sanki bir yere hiç uğramamıştır, sanki kendi hayatının kapısını çalmadan yürüyüp geçmiştir.

Bu hâli çoğu zaman yorgunluk sanırız. Oysa beden yalnızca yorulmaz; beden daha ince bir şey söyler: kendi hızında yaşanmadığını fark eder. Ve insan buna önce “yoğunluk” der, sonra “normal”, en sonunda da fark etmeden “ben buyum” diye sahiplenir.

İnsanın iç ritmi ona danışılmadan değiştirildiğinde hayat eksilmez; ama yabancılaşır. Her şey yerli yerindedir: saatler çalışır, takvim ilerler, ilişkiler sürer, sorumluluklar tamamlanır. Yine de insan yaşadıklarının içinde kendine rastlayamaz; sanki hayat onun adına ama onsuz akıyordur.

Ritim kaybı tam da burada başlar. Büyük bir kırılma anıyla değil; küçük uyumlarla, fark edilmeyen ayarlamalarla. Biraz hızlanılır, biraz daha erken kalkılır, biraz daha çabuk cevap verilir; mesajlar “hemen” yanıtlanır, düşünceler yarım bırakılır, duygular bile ertelenir. Biraz daha “normal” olunur.

Kimse “kendi hızından vazgeç” demez insana; dünya bunu açıkça istemez zaten. Ama başka bir tempoyu o kadar doğal, o kadar zorunlu ve o kadar övülesi gösterir ki, insan bir süre sonra kendi ritmini savunmayı gereksiz bulur. Yetişmek, uyum sağlamak, akışta kalmak… bunlar erdem gibi sunulur. Oysa bazen “akış” dediğimiz şey, başkasının hızına sessizce teslim olmaktan ibarettir.

İnsan aynı bedende iki farklı tempo taşıyamaz. Taşıdığını sandığında ise bilinç çatlamaya başlar: dışarıya ayak uyduran bir hız ve içeride hâlâ bekleyen başka bir tempo… Bu ikisi yan yana durmaz; biri hep diğerini susturur. Susturulan şey de genelde, insanın kendisine ait olan en basit işaretleridir: “burada mıyım?”, “bunu gerçekten istiyor muyum?”, “şu an ne hissediyorum?”

İşte o zaman günler dolu ama anlamsız olur. Konuşmalar yapılır ama bir şey söylenmemiştir; ilişkiler sürer ama temas incelmiştir. İnsan kendi hayatının içinden geçerken misafir gibi hisseder; evin içi tanıdıktır ama sıcaklık kaymıştır.

Bu yabancılaşma dramatik değildir. Bağırmaz, yıkmaz, koparmaz; daha tehlikelidir çünkü alıştırır. İnsan kendine uzak yaşamayı öğrenir, içinden gelen itirazı “abartı” sanır; yavaşlamak ister ama bunun bir lüks olduğuna inanır, durmak ister ama suçluluk duyar. Çünkü hız artık yalnızca bir tempo değil, aynı zamanda bir değer ölçüsüdür: hızlıysan iyisin, yetişiyorsan değerlisin, aksıyorsan eksiksin.

Oysa iç ritim performansla ilgilenmez. Ne kadar üretildiğiyle, ne kadar yetişildiğiyle, ne kadar görünür olunduğuyla değil; insanın kendisiyle temas hâlinde olup olmadığıyla ilgilenir. Ritim dediğimiz şey hayatın nasıl aktığı değil, insanın o akışın neresinde durabildiğidir.

Kendi ritminde yaşamak dünyadan kaçmak değildir; dünyaya kendin olarak katılmanın tek yoludur. Ve belki de asıl mesele şudur: insan hızlandıkça dünyayı kurtardığını sanır; oysa bazen yapılacak en radikal şey, kendi temposunu geri almaktır.

Bugün herkes bir yerlere yetişiyor olabilir. Ama insanın gerçekten var olduğu yer, hızın değil temasın başladığı yerdir. Ritim geri alınmaz; hatırlanır. Ve hatırlanan şey, insanı yeniden hayata bağlar.

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.