İki Zamanın Arasında
Günün ağırlığı bazen kelimelerden önce gelir. Dışarıdaki gürültü çoğalır, ekranlar hızlanır, gökyüzüne asılı haberler üst üste yığılır; ama insanın içindeki ritim hâlâ çok eski bir sessizlikle atar. Zihin, çağın gürültüsünü her duyduğunda içerdeki o eski sessizliğe dönmek ister. Çünkü insan ilk olarak sessizlikte yaratılmıştır ve bedenin hafızası bundan hiç vazgeçmemiştir.
Çoğu kişi fark etmese de insan zihni iki ayrı zamanla çalışır: biri milyonlarca yıllık evrimsel yavaşlık, diğeri modern çağın saniyeler içinde değişen akışı. Bu iki zamanı aynı bedende taşımak yorgunluk değildir; tam tersine, insanın en büyük bilincidir. Asıl zor olan, bu iki ritmin aynı anda var olmasına izin verebilmektir.
İçimizde beliren huzursuzluk çoğu zaman bir sorun değildir. Zihnin “bu hız bana ait değil” deme biçimidir. Nörobilim buna aşırı yüklenmiş sinir sistemi der; biz ise genellikle “yetişemiyorum” diye tarif ederiz. Oysa burada mesele hız değildir. Mesele, bedenin hâlâ kendi ritmini korumaya çalıştığını fark edebilmektir. Kalp tehlikeyi sezmeden hızlanmaz; zihin dikkatini tüketmeden susmaz. İkisi de bizi koruyan, sessiz ama inatçı bir hafızadır.
İnsan çoğu zaman farkındalıkla değil, fark etmeden iyileşir. Bir düşünceyi zorla susturduğumuzda değil, onun üzerimizdeki baskısı azaldığında rahatlarız. Beynin çalışma biçimi budur: tehdit algısı düştüğünde yaratıcı devreler kendiliğinden açılır. Bu bir teori değil; herkesin kendi bedeninde, gündelik hayatın içinde sezebileceği derin bir gerçekliktir.
Bu yüzden çağımızda en önemli şey bilgi değil, ince ayarlardır. Küçük, görünmez ama zihnin ritmini kökten değiştiren düzenlemeler… Bir anlığına nefese dönmek beynin tehlike taramasını yumuşatır. Doğaya temas etmek binlerce yıllık güven hissini yeniden aktive eder. Birine gerçekten “nasılsın” demek, sinir sistemine bağ kurduğunu hatırlatır. Yazmak, çizmek, üretmek ise beynin anlam merkezlerini yeniden uyandırır.
Bunlar romantik davranışlar değildir. Bunlar insanın biyolojik yazılımına dokunan mikro düzenlemelerdir. Varlığımızı ayakta tutan şeyler çoğu zaman büyük kararlar değil, bu görünmez ince çizgilerdir.
Belki de bu çağın en büyük fark edişi, kendimizi yeniden düzenleyebildiğimizi anlamamızdır. Düşünce biçimi, duygusal tepki, dikkat alışkanlığı… Hepsi öğrenilebilir. İnsan içgüdüsünün ötesine geçebilen tek canlıdır; çünkü kendi zihnini izleyebilir. İzlediği şeyi şekillendirebilir. Şekillendirdiği şeyle yeniden başlayabilir.
İnsan kendi ritmine döndüğünde başka bir sessizlik türü ortaya çıkar. Dinlendiren, ağırlaştırmayan, varlığın içinden süzülen bir sessizliktir bu. O sessizlikte insan kendini kaybetmez; tam tersine, kendine yaklaşır. Gürültü azaldıkça zihin genişler; hız düştükçe dikkat derinleşir.
Çağ ne kadar gürültülü olursa olsun, insanın içindeki o eski ritmi kimse elinden alamaz. Gün geceye döndüğünde, bir cümlenin, bir nefesin, bir bakışın içindeki ince titreşim yine yerini bulur. Ve belki de insanın en büyük direnci tam burada başlar: kendini unutacak kadar hızlanmamak, kendi sesini duyamayacak kadar gürültüye teslim olmamak.
Her şeyin içinden geçiyoruz, evet. Ama en önemlisi, kendi içimizden de geçiyoruz. Ve bu geçiş, bir varış değildir. Daha çok bir ayar gibidir: insanın kendini yeniden, daha sessiz bir frekansta duyması. İşte o anda, iki zamanın arasında sıkışıp kalmadığımızı fark ederiz. Orada durmayı, orada nefes almayı, orada kalmayı öğreniriz. Ve belki de bu çağın en derin uyanışı tam olarak budur.