İçimizde Büyüyemeyen Çocuk
Bazı acılar kaybolmaz. Yalnızca biçim değiştirir. İlk zamanlar açık bir yara gibi dururlar; sonra sessizleşir, derine çekilir, yılların arasına gömülürler. Dışarıdan bakıldığında her şey yoluna girmiş gibidir. Ses sakinleşmiştir, yüz olgunlaşmıştır, hayat başka odalara açılmıştır. Ama içeride, kimsenin görmediği bir yerde, vaktiyle yarım kalmış bir şey beklemeye devam eder. Bir bakışla uyanır bazen. Küçük bir mesafeyle. Geciken bir cevapla. Basit bir cümlenin içinden sızarak, bugünü değil, çok daha eski bir eksikliği kanatır.
Belki de bu yüzden bazı sözler olduklarından daha ağır gelir. Karşıdaki yalnızca konuşmuştur; ama içeride yankılanan, yıllar önce duyulmamış bir sestir. O an kırılan şey bugünkü güven değil yalnızca; bir zamanlar hiç kurulmamış olan güvendir. Dokunulan yer, bugünün yüzeyinde duran küçük bir hassasiyet değildir. Çok daha derinde, uzun zamandır üstü örtülü duran bir kırık hattıdır.
Son yıllarda ilişkilerin diline yerleşen bir cümle var: “Travmalarımı tetikliyorsun.”
Bu cümlede haklı bir sızı var. Bunu küçümsemek kolaycılık olur. Evet, bazen bugün yaşanan bir şey, geçmişte gömülü duran bir kapıyı açar. Evet, bazen verilen tepki yalnızca o ana ait değildir. İçeride hâlâ korunmayı bekleyen, hâlâ duyulmak isteyen, hâlâ birilerinin gelip onu tam zamanında anlayacağına inanan bir yer vardır. Ve o yer, en beklenmedik anda konuşmaya başlar.
Ama tam da burada, görünenden daha derin bir mesele belirir. Çünkü yarayı fark etmek başka şeydir, onun diliyle yaşamaya başlamak başka. Bir acıyı tanımak başka şeydir, hayatın yönünü o acının eline bırakmak başka. İşte Yol Ayrımı tam burada çıkar karşımıza: Eski sızıyı kader gibi mi taşıyacaksın, yoksa onu tanıyıp dönüştürmenin ağır sorumluluğunu mu üstleneceksin?
Her kırılganlık masum kalmaz. Bazen zamanla görünmez bir güce dönüşür. Bazen kişi kendi acısını anlatmaz artık; onunla ilişkiyi yönetmeye başlar. “Canım yandı” demekle “Bundan sonra herkes benim yarama göre konuşacak” demek arasında ince ama hayati bir fark vardır. İlkinde hakikat vardır. İkincisinde ise hakikatin içinden doğmuş bir tahakküm.
İçeride büyümemiş olan taraf tam da burada devreye girer. Görülmediğinde taşan, gecikmede terk edildiğini sanan, mesafeyi sevgisizlik gibi yaşayan, küçük bir eleştiride çocuklukta açılmış eski değersizliğe düşen o taraf. Üstelik bu hâl her zaman gürültülü görünmez. Bazen çok sakin cümlelerle gelir. Çok bilinçli, çok olgun, çok “farkında” duran kelimelerle konuşur. Ama dikkatle bakıldığında o sesin altından başka bir yaş sızar. Başka bir zaman. Başka bir bekleyiş.
Belki de en acı olan budur: Bazı çocuklar ağlamayı bırakmaz; yalnızca daha edebî konuşmaya başlar.
Bu yüzden kimi zaman çok yetişkin görünen cümlelerin içinde eski bir çaresizlik dolaşır. “Beni anlamıyorsun” denir; ama derindeki cümle çok daha yalındır: “Ne olur bu kez beni gör.” “Beni kırıyorsun” denir; ama sızlayan yer bugüne ait değildir yalnızca. Yıllar önce kimsenin el uzatmadığı bir yalnızlık yeniden açılmıştır.
Buraya kadar her şey anlaşılır. Hatta yürek burkulacak kadar tanıdıktır. Ama anlaşılır olan her şey, taşınma biçimi bakımından masum kalmaz. Acının kökeni gerçek olabilir; yine de her acı, karşı tarafı otomatik olarak suçlu yapmaz. Travma bir açıklama sunar; ama davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. İçeride eski bir yerin acıması sahicidir. Fakat o acıyı herkesin omzuna bırakarak yaşamak, yarayı onarmak değil, onu hayatın merkezine yerleştirmektir.
Belki de büyümek tam burada başlıyor. Yarayı inkâr etmekte değil; onun ne zaman konuştuğunu ayırt edebilmekte. Bugünkü olayla eski kırığı birbirinden ayırabilmekte. Kalbin içinden yükselen duygunun hepsini karşıdaki kişiye ait sanmamakta. “Şu an çok incindim” diyebilmekle, “Beni buna sen mahkûm ettin” demek arasındaki o derin farkı görebilmekte.
Kolay değil bu. Çünkü içerde bekleyen o çocuk, yıllarca haklı kalmış olabilir. Gerçekten ihmal edilmiş, gerçekten küçümsenmiş, gerçekten yalnız bırakılmış olabilir. Tam da bu yüzden sesi ikna edicidir. Tam da bu yüzden çağrısı bu kadar güçlüdür. Bütün yönü ona bırakmak istenir bazen. Bırakılsa, herkesi aynı mahkemede yargılar. Her sevgiyi eksik bulur. Her yakınlığı biraz geç kalmış sayar. Her ilişkiye, geçmişin yetişememiş telafisini yükler.
Oysa hiçbir ilişki geriye dönüp bir çocukluğu baştan kuramaz. Hiçbir sevgi, vaktiyle alınmamış bütün yaraları tek başına kapatamaz. Hiçbir yakınlık, içeride yarım kalmış olanı bütünüyle dışardan tamamlayamaz.
Sevgi eşlik eder, evet. Şefkat hafifletir. Doğru bir kalp bazen yıllardır taşınan yükü biraz daha katlanılır kılar. Ama içerde kalan yere asıl eli uzatacak olan, günün sonunda yine içeriden doğan o cesarettir. Yani yüzünü kendi karanlığına çevirebilme cesareti. Suçlu aramadan bakabilme cesareti. Kırılmış olmayı inkâr etmeden, kırılmışlığın içinden bir kimlik inşa etmemeyi seçebilme cesareti.
Belki de en zor eşik tam budur. Çünkü bazı yaralar, acı vermekten çok daha fazlasını yapar; yön de vermek ister. Kime güveneceğini, ne zaman kaçacağını, neye öfkeleneceğini, neyi tehdit sayacağını onlar belirlemeye başlar. Kısacası, hayatın direksiyonuna geçmek isterler. İşte Yol Ayrımı tam burada sertleşir: Direksiyonu geçmişe mi vereceksin, yoksa ellerin titrese de bugünün bilinciyle mi tutacaksın?
Daha dürüst bir dil belki tam bu yüzden gerekli. “Travmalarımı tetikliyorsun” cümlesi yerine, belki şöyle bir yerden konuşabilmek:
“İçimde eski bir yer acıdı. Bunun hepsi sana ait değil. Ama yine de canım yandı. Şimdi o acıyla ne yapacağımı seçmem gerekiyor.”
Böyle denildiğinde, cümle yalnızca daha yumuşak olmuyor; daha gerçek oluyor. Çünkü yük dışarı fırlatılmıyor. Elde tutuluyor. Kırılganlık inkâr edilmiyor ama hükme de dönüşmüyor. Yaraya isim veriliyor; ama taht verilmiyor.
Asıl dönüşüm belki de burada saklı. İçerde hâlâ ağlayan yere dönüp bakabilmekte. Onu susturmaya çalışmadan dinleyebilmekte. “Evet, seni anlıyorum” diyebilmekte. Ama hemen ardından şunu da söyleyebilmekte: “Bundan sonra yolu sen seçmeyeceksin.”
Bu cümle dışarıya değil, en çok içeriye söyleniyor.
Ve galiba en sessiz olgunluk da burada beliriyor: İçimizde büyüyemeyen çocuğu sevmek, ama hayatın yönünü ona bırakmamak.