İçerideki Dönüş: Yükselirken Geri Çekilmek

Noura EsSayı 514 Ocak 2026

İnsanın kendini toparlaması çoğu zaman dışarıdan bir “çıktı” gibi görünür: düzenli spor, daha temiz beslenme, daha iyi uyku, daha az kaçış, daha net çalışma. Bu yükselişin dışarıdan bakınca bir adı vardır; disiplin denir, irade denir, karakter denir, “yeni bir sistem kuruyorum” denir. Ama içeriden bakınca aynı şey bambaşka bir şeye dönüşebilir. Çünkü yeni bir düzen sadece yeni alışkanlıklar demek değildir; aynı zamanda eski rahatlıkların, eski kimliğin ve eski kaçış yollarının yavaş yavaş elden alınması demektir. Ve insan bazen, hiç istemeden, “iyi olmayı” bir süre sonra tehdit gibi algılamaya başlayabilir.

Burada olan şey çoğu zaman “kendini sabote etmek” değildir; sabote etmek bilinçli bir seçimmiş gibi durur. Burada daha çok şu yaşanır: insan yükselirken, içeride bir parça geride kalır. Zihin “doğru olanı” bilir; hatta onu planlar ve uygular. Ama beden aynı hızda ikna olmaz. Bilgeliğin içselleşmesiyle bilginin zihinde kalması arasındaki fark tam da burada görünür. Bir insan çok şeyi anlayabilir, çok iyi analiz edebilir, kendine dair doğru cümleler kurabilir; ama beden o doğruları “yaşanan gerçek” olarak tanımadığı sürece, bir noktada kontrolü geri almak ister. Bu geri alma çoğu zaman isyan gibi gelmez; daha çok bir kaçış refleksi gibi gelir.

Bu yüzden pek çok insanda benzer bir döngü vardır: yükselişin peşinden bir geri çekilme gelir. Kimi insanda bu iki gün sürer, kiminde iki hafta, kiminde bir ay. Süresi değişir; ama mekanizmanın dili benzerdir. İnsan bir noktada kurduğu düzenin içinde nefes alamıyormuş gibi hisseder; “hayatım yolunda” cümlesi dışarıdan parlak görünürken içeriden “sıkı”, “yük” ve “gerilim” gibi duyulabilir. O anda zihin genellikle çok makul gerekçeler üretir: biraz ara ver, biraz gevşe, biraz eğlen, sonra devam edersin. Ama çoğu zaman bu “ara verme” gerçekten dinlenmek değildir; sistemin daha hızlı bir rahatlama aramasıdır.

Burada sık görülen bir şey var: herkesin kendine göre bir “hızlı rahatlama üçlüsü” olur. Bazısında oyun–sigara–alkol. Bazısında sigara–kumar–alkol. Bazısında dans–alkol–seks. Bazısında ekran–gece–abur cubur. Bazısında ise insan kalabalığı–aidiyet–iman gibi bir üçlü; hatta tarikat–şeyh–teslimiyet gibi daha kapalı bir yapı. Formlar değişir ama işlev çoğu zaman aynıdır: hızlı regülasyon. Yani bedenin ve sinir sisteminin, bir anda yükselmiş iç basıncı düşürmek için bulduğu kısa yol. Bu üçlüler çoğu zaman ahlaki bir mesele değildir; daha çok “kendini dengeleme” girişimidir. Zor olan kısım, bu hızlı dengelemenin bedeliyle gelir: kısa rahatlama, uzun dağılma.

Peki insan neden düzenin içinde gerilir? Çünkü düzen sadece davranış değildir; düzen, kişinin kendisiyle yaptığı yeni anlaşmadır. Sessizce şunu söylemeye başlar: “Ben artık böyle biriyim.” Ve zihnin bir parçası buna hazır olsa bile, başka bir parça içeriden şu soruları fısıldayabilir: “Ben bu kadar iyi olmayı hak ediyor muyum?” “Bu yeni sistem sürerse benden ne istenecek?” “Bu hâlimle sevilir miyim, kıskanılır mıyım, yalnız kalır mıyım?” Bu sorular bazen bilinçli olmaz; bazen yalnızca bir tedirginlik, bazen bir boşluk hissi, bazen de sebepsiz bir sıkışma olarak gelir. İnsan bunu fark edemediğinde, sıkışmayı çözmek için bildiği en hızlı kapıya gider: yüksek uyarım.

Tam burada “duygusal temas” meselesi görünür hâle gelir. İnsan her zaman duygusuz değildir; ama çoğu zaman duygularıyla gerçek temas kuramaz. Çünkü modern hayat, duyguyu yaşamayı değil, duyguyu yönetmeyi öğretir. “Üzülme, geçer.” “Sakin ol.” “Mantıklı düşün.” “Kendini toparla.” Bu cümleler kötü niyetli değildir ama bir sonuç üretir: kişi bir süre sonra duyguyu bedende hissetmek yerine, duyguyu zihinde yorumlamaya başlar. Duygu bir “yaşantı” olmaktan çıkar, bir “açıklama”ya dönüşür. Bazen buna günlük dilde “kaçak bilgelik” demek geliyor içimden: anlıyorum, analiz ediyorum, adlandırıyorum… ama beden yaşamıyor. Psikolojide buna yakın bir mekanizma “entelektüelleştirme” diye anlatılır; yani kişinin zor duygulara doğrudan temas etmek yerine onları daha çok akıl, analiz ve açıklama üzerinden uzaktan tutması.

Beden yaşamayınca da sistem bir yerden patlar; çünkü duygu yaşanmadığında yok olmaz, yalnızca yer değiştirir. Bu yüzden bazen çok basit bir şey olur: insan ağlar ve bir anda ayağa kalkar. Bunu “duygusal boşalma” diye küçümsemek kolaydır; ama daha doğru tarif şudur: sistem gevşer, basınç düşer, enerji geri gelir. Çünkü mesele her zaman motivasyon değildir; mesele içeride taşınan basınçtır. Basınç düştüğünde, beden “hareket edebilirim” demeye başlar. İnsanın “ben nasıl bir anda kalkabildim?” şaşkınlığının altında çoğu zaman bu vardır.

O zaman döngünün altındaki mekanizma şuna benzer: insan yükselirken, içerideki bazı parçalar “hazır değilim” der ve sistem kendini dengelemek için hızlı yollar arar. Bu hızlı yollar bazen kötü alışkanlık gibi görünür, bazen de sosyal onay, aidiyet, dogma gibi görünür. Ama ortak noktaları şudur: kişiye kısa sürede bir “hissediyorum” duygusu verirler. Zihin çok şey anladığında bile, beden hissedemiyorsa, insan bir yerden his almak ister. Ve sistem en hızlı hissi veren şeye doğru kayar.

Burada kimseye parmak sallamak istemiyorum. Daha çok şunu görünür kılmak istiyorum: kaçışlar bazen bir “bozukluk” işareti değil, karşılanmamış bir ihtiyacın işaretidir. İhtiyaç görülmediğinde insan kendini “yanlış” sanır. Oysa çoğu zaman yanlış olan insan değildir; zorlanan şey ritimdir. Bilgi vardır ama içselleşmemiştir. Anlayış vardır ama bedene akmamıştır. Düzen vardır ama sinir sistemi o düzene alışmamıştır. “Yükselirken geri çekilmek” dediğimiz şey, çoğu zaman bu uyumsuzluğun dili olur.

Belki de gerçek ilerleme, hiç düşmemek değildir. Gerçek ilerleme, düşüşün dilini çözmektir. İnsan kendini dibe çeken şeyi “karanlık bir güç” gibi hissettiğinde, kontrolü kaybettiğini sanır. Oysa bazen bu güç kontrolsüzlük değil; sistemin “beni de duy” deyişidir. Eğer bu yerin ihtiyacı anlaşılırsa, bilgelik zihinde kalmaktan çıkar, bedene iner. Ve o zaman disiplin, bir süre “dayanılan program” olmaktan çıkar; daha doğal, daha yaşanabilir bir hayata dönüşür.

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.