Yavaşlamadan Romantizm Olmuyor
Romantizmin öldüğünü söyleyenler var; ben onun ölmediğini, sadece hız yüzünden görünmez olduğunu düşünüyorum. Çünkü hız, bir ilişkiyi “hikâye” olmaktan çıkarıp “işlem”e çeviriyor; tanışma bir ekran hareketi, yakınlık bir performans, temas bir sonuç beklentisi oluyor. Birbirimize bakmayı değil, birbirimizi çözmeyi deniyoruz; “bu insan bana iyi gelir mi” hesabını, “bu insanın yanında kim oluyorum” sorusunun önüne koyuyoruz.
Modern çağın en büyük yanılgısı şu: hislerin de verimlilikle yönetilebileceğine inanmak. Oysa romantizm verimli değildir; romantizm, gereksiz görünen inceliklerin içinde filizlenir ve tam da bu yüzden insanı insan yapar. Bir akşam yemeğinde, loş ışığın altında, iki kişinin birbirine doğru eğilmesi; sadece “güzel bir an” değil, hız düzenine karşı küçük bir isyandır.
Romantizm dediğimiz şey, süs değil; bir dikkat rejimidir. Dikkat, bugün en pahalı kaynak; şirketlerin, bildirimlerin, kıyasın ve “daha iyisi” ihtimalinin en çok çaldığı şey. Birini sevmek, çoğu zaman onu “özel” bulmak değil; onu dağıtmadan, bölmeden, acele etmeden görebilmektir.
O yüzden çağın ilişki krizini yalnızca “erkekler şöyle, kadınlar böyle” diye okuyunca, asıl kaynağı ıskalıyoruz. Sorun, insanların kötüleşmesi değil; insanların ritim kaybetmesi ve ritim kaybını normal sanması. Birbirine yaklaşırken bile acele eden iki beden, aslında birbirine değil; dışarıdaki ölçü birimlerine yetişmeye çalışıyor.
Romantik anın büyüsü, gösterişten değil; güvenli bir yavaşlıktan gelir. Bir kadının siyah bir elbise içinde bacak bacak üstüne atıp rahatça oturabilmesi, “çekici görünme” görevinin değil, “kendinde olma” hâlinin işaretidir. Bir erkeğin keten bir takımla daha sakin durabilmesi, “etkileme” hırsının değil, “orada kalma” cesaretinin işaretidir.
Ve işin en ilginç tarafı şu: Romantizm, çoğu insanın sandığı gibi ateşten değil, temastan beslenir. Ateş hızlıdır, yakar ve biter; temas ise yavaşça yayılır, sızar, kalır, hayatın içine karışır. Bu yüzden “hemen” isteyen zihin, romantizmi kaçırır; çünkü romantizm, “hemen”in dilini konuşmaz.
Algı çağında ilişki, sürekli bir vitrine dönüşüyor; çiftler bile kendi hikâyelerine dışarıdan bakmaya başlıyor. Fotoğrafın kendisi değil, fotoğrafın nasıl göründüğü; anın kendisi değil, anın nasıl temsil edildiği daha önemli hâle geliyor. İşte romantizmin görünmezliği burada başlıyor: herkes “anı” yaşıyor gibi yapıyor, ama kimse anın içinde kalamıyor.
Romantizm, bir tür karşılıklı “izin” hâlidir. Ben sana yavaşlığımı getiririm, sen bana yargısızlığını getirirsin; ben sana dikkatimle yaklaşırım, sen bana güvende hissettiren sessizliğini uzatırsın. İki insanın aynı masada oturup birbirine sıcak bakması, aslında birbirine “acele etmeyeceğiz” demesidir.
Bu yüzden romantizm, nostaljik bir lüks değil; çağın psikolojisine karşı bir denge mekanizmasıdır. İlişkiyi kurtaran şey büyük konuşmalar değil, ritmi geri çağıran küçük sadakatlerdir: yüz yüze bakmak, söz kesmemek, bitirmeden dinlemek, gereksizliği savunmak. Ve evet, romantizm bazen sadece şu kadar basittir: “Ben buradayım” demek ve bunu kanıtlamaya çalışmadan burada kalabilmek.