Dünyayı Taşıyanlar : Vicdan
İnsanlık tarihine uzaktan bakıldığında savaşlar görülür.
İmparatorluklar.
Devrimler.
Teknolojik sıçramalar.
Yeni kıtalar.
Yeni fikirler.
Yeni keşifler...
Fakat bütün bu büyük hareketlerin altında çoğu zaman görünmeyen başka bir şey vardır.
Vicdan.
Çünkü dünyayı taşıyan şey yalnızca güç değildir.
Eğer öyle olsaydı tarih yalnızca güçlülerin hikâyesinden ibaret olurdu.
Oysa öyle değildir.
İnsanlık, kendisinden daha güçlü olanlara değil; çoğu zaman kendisinden daha vicdanlı olanlara yön vermiştir.
Bir çocuğun aç kalmaması gerektiğini düşünenlere...
Bir insanın köle olmaması gerektiğini söyleyenlere...
Hakikatin baskıdan daha değerli olduğuna inananlara...
Adaletin korkudan büyük olduğunu savunanlara...
Dünya çoğu zaman onların omuzlarında ilerlemiştir.
Ne gariptir ki vicdan, insanı rahatlatan değil, rahatsız eden bir şeydir.
Çünkü vicdan görmek demektir.
Bir şeyi gördükten sonra artık onu görmemiş gibi davranamazsın.
Adaletsizliği gördüğünde susmak zorlaşır.
Acıyı gördüğünde dönüp gitmek zorlaşır.
Yalanı gördüğünde ona ortak olmak zorlaşır.
Bu yüzden vicdan çoğu zaman ödül değil, yüktür.
İnsanlığın büyük kısmı hayatını konfor arayarak geçirir.
Vicdan ise konforlu değildir.
Tam tersine insanı bulunduğu yerden rahatsız eder.
Belki de bu yüzden geceleri bazı insanlar daha derin düşünür.
Çünkü gündüz dünyanın sesi yüksektir.
Telefonlar çalar.
Toplantılar yapılır.
Mesajlar gelir.
Görevler tamamlanır.
Hayat devam eder.
Fakat gece olduğunda bütün bu sesler çekilir.
Ve insan ilk kez kendi sessizliğiyle baş başa kalır.
İşte o anda tuhaf bir boşluk belirir.
Modern dünya bu boşluğu bir eksiklik gibi anlatır.
Doldurulması gereken bir alan gibi.
Yeni başarılarla.
Yeni hedeflerle.
Yeni kimliklerle.
Yeni tüketimlerle.
Oysa belki de o boşluk bir eksiklik değildir.
Belki insanın kendisini duyabileceği tek yerdir.
Çünkü dünyanın en büyük gürültüsü dışarıdan gelmez.
İçeriden gelir.
İnsan sürekli bir şey olmaya çalışır.
Daha başarılı.
Daha önemli.
Daha güçlü.
Daha görünür.
Fakat bütün bu çabanın ortasında çoğu zaman şu soruyu unutur:
"Nasıl bir insan olmak istiyorum?"
Belki de hayatın en önemli sorusu budur.
Çünkü bilgi tek başına yön vermez.
Zekâ tek başına yön vermez.
Güç tek başına yön vermez.
Yönü belirleyen şey vicdandır.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bilim insanları hakikatin peşinden giderken...
Sanatçılar insan ruhunu anlamaya çalışırken...
Düşünürler özgürlüğü savunurken...
Onları harekete geçiren yalnızca merak değildi.
İçlerinde susturamadıkları bir ses vardı.
Dünyanın olduğundan daha iyi olabileceğini söyleyen bir ses.
Belki de insanı diğer canlılardan ayıran şey tam olarak budur.
Sadece yaşaması değil.
Nasıl yaşaması gerektiğini sorgulaması.
Bu yüzden anlam arayışını küçümsemek mümkün değildir.
Einstein'ın gökyüzüne bakışı...
Galileo'nun teleskoba uzanan eli...
Bir öğretmenin yıllarca çocuk yetiştirmesi...
Bir doktorun gece nöbetinde kalması...
Bir işçinin alın teri...
Bir annenin fedakârlığı...
Bunların hepsi bir anlam arayışıdır.
Sorun anlam aramak değildir.
Sorun, anlamı yalnızca kendimiz için aramaktır.
Çünkü insan yalnızca kendisi için yaşadığında bir noktadan sonra boşluğa düşer.
Daha çok para.
Daha çok ünvan.
Daha çok güç.
Daha çok alkış...
Bunların hiçbiri vicdanın açlığını doyurmaz.
Belki de içimizdeki o büyük boşluk, anlam eksikliği değil; vicdanın yankılandığı odadır.
Ve geceleri duyduğumuz şey yalnızlık değil, o yankıdır.
İnsan bazen ona adalet der.
Bazen merhamet.
Bazen özgürlük.
Bazen hakikat.
Fakat isimler değişse de öz aynı kalır.
İçindeki insanı kaybetmeden yaşayabilmek.
Belki de insanlığın bütün büyük hikâyesi bunun etrafında dönmektedir.
Dünyayı değiştirmek isteyenlerle değil...
Dünyanın değiştiremediği insanlarla.
Çünkü karanlıkla mücadele ederken asıl mesele kazanmak değildir.
Karanlığın bir parçasına dönüşmemektir.
Ve belki de gecenin sonunda insanın karşısına çıkan o göz, mistik bir sır ya da evrenin gizli cevabı değildir.
O göz, yıllardır susturmaya çalıştığı vicdanının gözüdür.
Hayatın sonunda insan kendisine ne kadar zengin olduğunu sormayacaktır.
Ne kadar ünlü olduğunu da.
Muhtemelen çok daha eski ve çok daha ağır bir soru soracaktır:
"İçimdeki insanı koruyabildim mi?"
Dünyayı taşıyanlar, işte bu sorunun ağırlığını omuzlarında taşıyanlardır.
Paylaş
Yazıyı dilediğin platformda paylaş.