Vahşetin Tarihi
İnsanlık, kendine uzun zamandır ilerleme hikâyeleri anlatıyor. Her çağ, bir öncekinden daha medeni olduğunu söylemeyi seviyor; daha çok bilgiye ulaştığını, daha gelişmiş yapılar kurduğunu, daha rafine bir dil geliştirdiğini, daha bilinçli bir topluma dönüştüğünü düşünmek istiyor. Oysa insanın iç tarihine biraz dikkatle bakıldığında, bütün bu parlak anlatıların altında çok daha eski, çok daha inatçı ve çok daha karanlık bir akışın sürdüğü görülüyor. Çünkü insanlık tarihi, yalnızca yükselişin, icadın, keşfin ve gelişimin tarihi olmadı; aynı zamanda korkunun, sahip olmanın, bastırmanın, dışlamanın, yok saymanın ve gerektiğinde yok etmeye hazır olmanın da tarihi oldu. Belki de bu yüzden “vahşetin tarihi” yalnızca geçmişin karanlığına ait bir ifade değil; insanın hâlâ tam anlamıyla aşamadığı en eski dili anlatan bir isim gibi duruyor.
Medeniyet bu dili ortadan kaldırmadı. Yalnızca daha incelikli, daha dolaylı, daha makul görünen biçimlere dönüştürdü. Şiddet artık sadece kaba kuvvette, açık saldırıda, çıplak tahakkümde görünmüyor; kimi zaman bir insanın itibarını sessizce aşındıran bir düzenekte, kimi zaman emeğini değersizleştiren bir yapıda, kimi zaman dikkatini parçalayarak iç dünyasını kurutmaya çalışan görünmez bir baskıda, kimi zaman da bir toplumu yavaş yavaş hissizleştiren gündelik dilde kendine yer buluyor. Yani vahşet ortadan kalkmadı; yalnızca kılık değiştirdi demek de yetmiyor artık. Çünkü değişen sadece kıyafet değil. Vahşet, toplumsal hayatın içine dağıldı. Aileye, okula, sokağa, kuruma, ekrana, pazara, siyasete ve hatta gündelik konuşmanın içine kadar sızdı. Böyle olunca, onu yalnızca istisna gibi görmek de imkânsız hale geldi.
Belki de bugünün en büyük yanılgılarından biri, şiddeti yalnızca patladığı an fark etmek. Oysa şiddet, çoğu zaman ilk darbede başlamıyor. Daha önce başlıyor. Bir insanın alanını küçültmede başlıyor. Bir başkasının varlığını gereksiz saymada başlıyor. Aşağılamada, değersizleştirmede, dinlememede, sürekli teşhir etmede, karşısındakini yalnızlaştırmada, onu kendi gözünde bile küçülmeye zorlamada başlıyor. Çünkü şiddet, yalnızca bedene yönelen bir saldırı değil; insanın sınırını ihlal etme alışkanlığıdır. Ve bu alışkanlık, bir toplumun ahlaki eşiği düştüğünde sıradanlaşır.
Tam burada çağın başka bir düzeni devreye giriyor: göz ekonomisi. Artık neyin değerli olduğuna çoğu zaman hakikat değil, görünürlük karar veriyor. Görülen şey büyüyor. Tekrar edilen şey normalleşiyor. İyi paketlenen şey, çoğu zaman sahici olanın önüne geçiyor. Bir insanın ne kadar derin olduğu değil, ne kadar fark edildiği; bir düşüncenin ne kadar gerçek olduğu değil, ne kadar dolaşıma sokulduğu belirleyici hale geliyor. Böyle bir düzende insan da iç sesini büyütmek yerine dış yankısını büyütmeye başlıyor. Kendisi olmaktan çok, nasıl algılandığını korumaya çalışıyor. Ve belki de tam bu noktada, çağın en sessiz şiddetlerinden biri doğuyor: İnsan, kendi varlığını içeriden kurmak yerine, başkalarının bakışında ayakta kalmaya zorlanıyor.
Göz ekonomisinin en büyük tahribatı burada. Çünkü bakış, bir süre sonra yalnızca görmüyor; biçimlendiriyor. Toplum, neyi alkışlıyorsa insan ona benzemeye başlıyor. Ne görünürse ona değer atfediliyor. Ne çok tekrar edilirse, ona haklılık yükleniyor. Böylece insanın iç gelişimi, toplumsal yansımasının gerisinde kalıyor. Dışarıdan büyüyen ama içeriden daralan bir kalabalık oluşuyor. Ve içeriden daralan insan, bir noktadan sonra hem kendisi için hem başkaları için tehlikeli hale geliyor. Çünkü içi boşalan her yapı, bir süre sonra ya çöker ya da saldırganlaşır.
Yalnızlaştırılan birey bu yüzden yalnızca üzgün bir birey değildir. Bazen yönünü kaybetmiş, bazen değersizlik hissiyle çürümüş, bazen de kendi iç boşluğunu başkasının hayatına müdahale ederek doldurmaya çalışan bir varlığa dönüşebilir. Burada yalnızlıktan söz ederken sadece fiziksel tek başınalık kastedilmiyor; etik bağlardan, toplumsal karşılıktan, anlam duygusundan ve insanın insanla kurduğu iyileştirici ilişkiden koparılmış olma hali kastediliyor. Her yalnız insan tehlikeli değildir elbette. Ama sürekli aşağılanan, değersizleştirilen, görülmeyen, yalnız bırakılan ve kendi korkusunu taşıyabilecek bir ahlaki çerçeveye erişemeyen birey, bir noktadan sonra içindeki kırılmayı dışarıya taşımaya başlayabilir. Çünkü insan, kendi karanlığını dönüştürecek bir dil bulamadığında, çoğu zaman onu başkasının hayatına boca eder.
Şiddetin kökünde çoğu zaman güç yoktur; güç kaybı korkusu vardır. Görünmez kalma korkusu. Silinme korkusu. Yetersiz kalma korkusu. Değersizleşme korkusu. Aşağıda kalma korkusu. İnsan, kendi kırılganlığıyla yüzleşemediği yerde çoğu zaman onu bastıracak bir alan arar. Bazen bir ilişkiyi kontrol ederek, bazen bir canlıya zarar vererek, bazen kendinden zayıf olanı ezerek, bazen de yalnızca aşağılayarak bunu yapar. Yani şiddet her zaman kudretten doğmaz; çoğu zaman taşınamayan zayıflığın çarpılmış biçimidir. Bu yüzden tarih boyunca güce hükmedenler yalnızca güçlü oldukları için değil, kendi iç korkularını yönetemedikleri için de bu kadar yıkıcı oldular. Güç, olgunlaşmamış insanın elinde çoğu zaman karakteri büyütmez; sadece içindeki çatlağı büyütür.
Buradan bakınca mesele artık yalnızca bireysel suç ya da kişisel sapma olmaktan çıkıyor. Daha büyük bir şey görünür hale geliyor: toplumsal ahlakın ve ortak etiğin aşınması. Çünkü ahlak burada eski anlamıyla öğüt veren bir yapı değil; insanın kendi kırılmasını başkasının hayatına taşımaması için gereken ortak eşik. Etik de yalnızca soyut bir ilke değil; gücün, arzunun, öfkenin ve korkunun nerede durması gerektiğini hatırlatan iç sınır. Eğer bir toplum bu eşiği kuramazsa, yalnız insan sadece acı çekmez; başkalarına acı verme ihtimali de artar. Toplum yalnızca mağdur üretmez; failin yetişebileceği iklimi de üretir.
Belki de asıl sorun tam burada başlıyor: insanı yalnızca şiddetten sonra korumaya çalışan yapılar, şiddeti doğuran iklimi çok geç fark ediyor. Oysa ihtiyaç duyulan şey, daha sert cezalar kadar, hatta belki onlardan daha fazla, daha yüksek bir toplumsal bilinç. İnsanın kendi korkusunu tanıyabildiği, kendi yalnızlığını başkasına zarar vermeden taşıyabildiği, görünürlüğü değerle karıştırmadığı, güç duygusunu tahakkümle eşitlemediği, başkasının varlığını yalnızca kendi ihtiyacının uzantısı gibi görmediği bir eşik. Çünkü mesele yalnızca saldırganı durdurmak değil; saldırının mümkün hale geldiği iklimi deşifre etmek.
Ve belki burada en önemli kırılma şudur: mesele kurtarıcı değildir. Tarih boyunca güce hükmedenler çoğu zaman kazandı; gücünü iyiye kullanan çok az insana rastlandı. Ama insanlığı kurtarıcıların omzuna bırakmak, insanın kendi sorumluluğunu ertelemesinden başka bir şey olmadı çoğu zaman. Asıl mesele insanın kendisi. Kendi iç boşluğunu neyle doldurduğu. Kendi korkusunu neye çevirdiği. Kendi görünmezlik hissini başkasını yok ederek mi, yoksa daha derin bir bilinç geliştirerek mi taşıdığı.
Vahşetin tarihi bitmedi. Çünkü insan henüz kendi korkusunu bütünüyle aşamadı. Ama insan, o tarihin yalnızca taşıyıcısı olmak zorunda da değil. Belki de bütün mesele burada düğümleniyor: Karanlığı inkâr etmeden, ona teslim olmadan yaşayabilmek. Başkasının alanına girmeden var olabilmek. Görünürlüğün büyüsüne kapılmadan değer üretebilmek. Korkudan güç devşirmeden, kırılganlıktan bilinç çıkarabilmek.
İnsanlık kendine yeni bir hikâye anlatacaksa, bu hikâye ilerlemenin değil önce eşiğin hikâyesi olmak zorunda. Çünkü eşik olmadan bilinç olmuyor. Bilinç olmadan güç yozlaşıyor. Güç yozlaştığında da, en modern görünen toplum bile en eski karanlığı yeniden üretmeye başlıyor.
Belki artık daha doğru soru şu: İnsan ne kadar gelişti değil, kendi içindeki karanlığı ne kadar tanıdı? Çünkü asıl yol ayrımı, insanın kendi korkusunu başkasının hayatına mı taşıyacağı, yoksa onu bilinçle mi dönüştüreceği yerde başlıyor. Bundan sonrası yalnızca nasıl yaşayacağımızı değil, birbirimizi nasıl bir dünyaya bırakacağımızı da belirleyecek.
Paylaş
Yazıyı dilediğin platformda paylaş.