Sessiz Direncin Zamanı

Arin KaelSayı 221 Kasım 2025

Günün ağırlığı çoğu zaman kelimelerden önce gelir. Dışarıdaki gürültü arttıkça ekranlar hızlanır, gökyüzüne asılı haberler üst üste yığılır; ama insanın içindeki ritim hâlâ çok eski bir sessizlikle atar. Zihin çağın gürültüsünü her duyduğunda, içerdeki o eski sessizliğe dönmek ister. Çünkü insan ilk olarak sessizlikte yaratılmıştır ve bedenin hafızası bundan hiç vazgeçmemiştir.

İnsan zihni, çoğu zaman fark edilmeden iki ayrı zamanla çalışır. Biri milyonlarca yıllık evrimsel yavaşlık, diğeri modern çağın saniyeler içinde değişen akışı. Bu iki zamanı aynı bedende taşımak bir zayıflık değil, insan bilincinin en büyük ayrıcalığıdır. Sorun bu iki ritmin varlığı değil, modern hızın yavaş olanı bastırmaya çalışmasıdır. Oysa beden, kendi temposu dışına itildiğinde bunu sessiz bir huzursuzlukla haber verir.

İçimizde beliren o belirsiz rahatsızlık çoğu zaman bir sorun değildir; zihnin “bu hız bana ait değil” deme biçimidir. Nörobilim buna aşırı yüklenmiş sinir sistemi der, biz ise genellikle “yetişemiyorum” diye tarif ederiz. İsimlerin bir önemi yoktur. Asıl önemli olan, bedenin hâlâ kendi ritmini korumaya çalıştığını fark edebilmektir. Kalp, tehlikeyi sezmeden hızlanmaz; zihin, dikkati tükenmeden susmaz. Her ikisi de bizi koruyan, konuşmayan ama hatırlatan bir hafızadır.

İnsan çoğu zaman farkındalıkla değil, fark etmeden iyileşir. Bir düşünceyi bastırdığımızda değil, onun üzerimizdeki baskısı azaldığında rahatlarız. Beynin çalışma biçimi budur: tehdit algısı düştüğünde yaratıcı devreler kendiliğinden açılır. Bu bir teori değildir; herkesin kendi bedeninde sezebileceği, gündelik ama derin bir gerçektir.

Bu yüzden çağımızda asıl mesele bilgi değil, ince ayarlardır. Küçük, görünmez ama zihnin ritmini kökten değiştiren düzenlemeler… Bir anlığına nefese dönmek, beynin tehlike taramasını yumuşatır. Doğaya temas etmek, binlerce yıllık güven duygusunu yeniden aktive eder. Birine gerçekten “nasılsın” demek, sinir sistemine bağ kurduğunu hatırlatır. Yazmak, çizmek, üretmek ise beynin anlam merkezlerini yeniden uyandırır.

Bunlar romantik jestler değildir. Bunlar insanın biyolojik yazılımına dokunan mikro müdahalelerdir. Varlığımızı ayakta tutan şeyler çoğu zaman büyük kararlar değil, bu görünmez ince çizgilerdir.

Belki de bu çağın en önemli fark edişi, kendimizi yeniden düzenleyebildiğimizi anlamamızdır. Düşünce biçimini, duygusal tepkiyi, dikkat alışkanlıklarını… Hepsi öğrenilebilir, dönüştürülebilir. İnsan içgüdüsünün ötesine geçebilen tek canlıdır; çünkü kendi zihnini izleyebilir. İzlediği şeyi şekillendirebilir. Şekillendirdiği şeyle yeniden başlayabilir.

İnsan kendi ritmine döndüğünde başka bir sessizlik türü ortaya çıkar. Dinlendiren, ağırlaştırmayan, varlığın içinden süzülen bir sessizliktir bu. O sessizlikte insan kendini kaybetmez; tam tersine, kendine yaklaşır. Gürültü azaldıkça, zihin genişler. Hız düştükçe, dikkat derinleşir.

Çağ ne kadar gürültülü olursa olsun, insanın içindeki o eski ritmi kimse elinden alamaz. Gün geceye döndüğünde, bir cümlenin, bir nefesin, bir bakışın içindeki ince titreşim yine yerini bulur. Ve belki de insanın en sessiz direnci tam burada başlar: kendini unutacak kadar hızlanmamak, kendi sesini duyamayacak kadar gürültüye teslim olmamak.

Her şeyin içinden geçiyoruz, evet. Ama en önemlisi, kendi içimizden de geçiyoruz. Ve o geçiş, bu çağın en sessiz ama en derin uyanışıdır.

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.