Onurun Ekonomisi
Bir çağın gerçek fiyat listesi market raflarında yazmaz; asıl bedeller, insanın kendisine nasıl baktığında saklıdır. Bir toplumun neyi başarı saydığı, neyi ayıp gördüğü, kime saygı duyduğu ve kimi görünmez kıldığı… bunların tamamı, paradan önce işleyen görünmez bir ekonomi kurar. Bu ekonomi yalnızca maddi kaynakları değil, insanın kendisiyle kurduğu bağı da belirler. İşte bu yüzden onur, bugünün dünyasında yalnızca ahlaki bir kavram değil; yaşamsal bir eşiktir.
Modern yoksulluk çoğu zaman maddi eksiklikten önce bir değer kaybı üretir: insan önce cebinden değil, bakışlardan düşer. “Yetememek” hissi faturadan önce gelir, çünkü çağ geçim sıkıntısını bir koşul olarak değil, kişisel bir kusur gibi sunmayı sever. Bazıları başarmayı bilmiş, bazıları geride kalmayı seçmiş gibi bir hikâye kurulur; ekonomik gerçeklik, sessiz bir ahlaki etiketle birleşir. Bu etiket insanın iç dünyasında yavaş ama derin bir aşınma yaratır.
Onur dışarıdan verilen bir paye değildir; insan kendi varlığıyla kurduğu iç sözde onurludur: “Ben buradayım ve değersiz değilim” diyebildiği yerde. Bu söz her zaman yüksek sesle söylenmez; bazen bir sabah yeniden kalkabilmekte, bazen kırılmadan konuşabilmekte, bazen kimse görmese bile doğru olanı yapabilmekte yaşar. Ama çağ bu sessiz direnci çoğu zaman yanlış okur; susmayı olgunluk, katlanmayı erdem, dayanmayı güç diye paketler ve insanın en temel ihtiyaçlarını bile bir performans ölçüsüne dönüştürür.
Bugün onur, içsel bir değer olmaktan çok sürekli sınanan bir eşik hâline geldi. İnsan yaşamın basit ihtiyaçlarını karşılayamadığında yalnızca zorlanmaz; kendisiyle arasına mesafe koymaya başlar. Geçinememek bir koşul olmaktan çıkar, zihinde bir kimlik sorununa dönüşür: kişi kendini suçlar, toplum da kolektif bir sorunu bireysel bir yüke çevirir; sonunda insan varoluşunu bir değer ölçüsüne teslim eder. Sözlükler farklıdır ama kırılma aynıdır: onur içeride çatlar.
Onur paranın üzerinde değildir ama paranın dışında da değildir; soyut bir kavram gibi gökyüzünde dolaşmaz, gündelik hayatın içine yerleşir. Evdeki masaya, çocukların bakışına, uykunun derinliğine, insanın kendisiyle konuşma biçimine… Bu yüzden ekonomik belirsizlik yalnızca bütçeyi değil, sinir sistemini de yorar. Sürekli “yetmeyecek” hissi bedeni tetikte tutar, zihni daraltır; insan zamanla kendini bir kişi gibi değil, bir hesap tablosu gibi görmeye başlar. Böyle bir dünyada onur insanın varoluşu olmaktan çıkar, insanın çıktısına bağlanır.
Kapitalizmin en sessiz başarısı tam da buradadır: insana “değersizsin” demek zorunda kalmaz, sadece şunu fısıldar: “Değerini gösterecek verilerin yok.” Daha çok kazan, daha görünür ol, daha verimli ol, daha hızlı ol… Bu döngüde insanın kendini yeterli hissetmesi neredeyse imkânsızdır. Yetersizlik duygusu bir zayıflık değil; yönetilebilir bir kaynaktır: insan kendini eksik hissettikçe daha çok tüketir, daha çok çalışır, daha çok susar. Onur ise tam tersini ister: yarışmayı değil yerini bilmeyi; hızlanmayı değil ritmi.
“Ritmi geri almak” romantik bir yavaşlama çağrısı değildir; insanın kendi değerini dışarıdan toplamayı bırakmasıdır. Ritmini kaybeden insan kendisini sonuçlar üzerinden tanımlar; ritmini bulan insan içeride bir alan açar: “Benim değerim yalnızca ürettiklerimden ibaret değil.” İşte onurun ekonomisi tam da burada tersine döner; onur yeniden içe yerleşir ve insan zorlandığı günlerde bile insan kalabildiğini hatırlar. Çünkü onur, zenginlik değil; haysiyetli bir temas biçimidir.
Toplumların en büyük yoksulluğu para değildir; onurun paylaşılmamasıdır. Onur yalnızca “başaranlara” dağıtıldığında, geriye kalanların iç dünyası çöker; insanlar birbirine bakmamayı öğrenir, çünkü bakmak vicdan ister. Oysa vicdan bir yük değil, bir toplumun dolaşım sistemidir: vicdan kesildiğinde herkes hayatta kalır, ama kimse gerçekten yaşamaz. Yaşam yalnızca nefes almak değil; anlam taşımaktır ve onur o anlamın taşıyıcısıdır.
Onur bireysel bir erdem gibi anlatılamaz; onur kolektif bir iklimdir. İnsan onu tek başına koruyamaz: bir toplum ya onuru yaşatır ya da onu tüketir. Asıl soru şudur: birbirimizin onuruna nasıl alan açacağız? Azı olanı küçültmeden, çoğu olanı kutsamadan, insanı yeniden insan gibi görebilecek miyiz? Cevap büyük söylemlerde değil, küçük davranışlarda gizlidir: yukarıdan bakmamakta, yorgunluğu zayıflık diye etiketlememekte, gerçekten duymakta.
Onuru geri almak daha fazla başarmakla ilgili değildir; insanın kendisini bir sonuç tablosu gibi okumayı bırakmasıdır. Koşulları ne olursa olsun, kendi varlığını inkâr etmeyi reddeden insan onurludur. Ve bir toplum, insanı yalnız bırakmamayı seçtiği ölçüde ayakta kalır; çünkü onur sahip olunan bir şey değil, birlikte korunması gereken bir alandır.