Ölçülemeyen İnsan
İnsan uzun zamandır aklıyla duyguları arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Bir tarafımız hesaplıyor, karşılaştırıyor, ihtimalleri tartıyor ve bizi hatalardan korumaya çalışıyor. Diğer tarafımız ise seviyor, korkuyor, özlüyor, öfkeleniyor, merak ediyor; bazen hiçbir makul açıklaması olmadığı halde bir yere gitmek, bir insanın yanında kalmak ya da yalnızca bir anın içinde biraz daha fazla oyalanmak istiyor.
Modern hayat bu iki taraf arasında tarafsız kalmadı. Mantığı giderek daha fazla ödüllendirdi. Kontrol edebilmek, planlamak, ölçmek, öngörmek ve doğru karar vermek yetişkinliğin işaretleri haline gelirken; duygulanmak, kararsız kalmak, oyalanmak ya da yalnızca içinden geldiği için bir şey yapmak çoğu zaman zayıflık, dağınıklık veya verimsizlik olarak görülmeye başladı.
Belki bunda şaşılacak bir şey yoktu. İnsan aklı sayesinde doğanın karşısında güçlendi, şehirler kurdu, hastalıklarla mücadele etti, üretimi artırdı ve belirsizliği biraz olsun kontrol altına aldı. Fakat bir noktadan sonra kullandığımız araçlar bizi tarif etmeye başladı.
- yüzyıl insanına verilen talimatlar artık oldukça açık:
Daha hızlı düşün.
Daha az hata yap.
Daha verimli çalış.
Daha rasyonel davran.
Daha az duygulan.
Daha az oyalan.
Daha ölçülebilir ol.
Bu cümlelerin hiçbiri ilk bakışta kötü görünmüyor. Hatta modern insanın gelişim hikâyesi büyük ölçüde bunların üzerine kuruldu. Daha hızlı ulaşım araçları yaptık, daha hızlı haberleşmeye başladık, üretimi artırdık, hastalıkları daha doğru teşhis ettik, zamanı daha iyi planladık. İnsanlık doğanın belirsizlikleri karşısında hayatta kalabilmek için aklını kullandı ve bunda olağanüstü başarılı oldu.
Sorun, bir noktadan sonra kullandığımız araçların bizi tarif etmeye başlamasıydı.
Verimlilik fabrikalarda doğdu fakat fabrikalarda kalmadı. Önce çalışma hayatına, sonra eğitime, ardından kişisel gelişime ve nihayet insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişkiye kadar yayıldı. Bugün yalnızca yaptığımız işlerin değil, uykumuzun, yürüyüşümüzün, bedenimizin, ilişkilerimizin, hatta dinlenme biçimimizin bile ne kadar “verimli” olduğunu konuşuyoruz. Saatlerimiz kaç adım attığımızı, telefonlarımız ekran karşısında kaç dakika geçirdiğimizi, uygulamalar kaç kişinin bizi gördüğünü söylüyor. İnsan giderek kendi hayatını yaşayan bir canlıdan, kendi performansını takip eden bir yöneticiye dönüşüyor.
Instagram bunun yalnızca görünür yüzlerinden biri oldu. Bir zamanlar yaşadığımız anların hatırası olan fotoğraf, giderek yaşadığımız hayatın kanıtına dönüştü. Gezdiysen göstermelisin. Mutluysan göstermelisin. Seviliyorsan göstermelisin. Başarılıysan bunun ölçülebilir bir karşılığı bulunmalı. Takipçiler, beğeniler, görüntülenmeler, etkileşim oranları… İnsanlık tarihinde belki de ilk kez bu kadar çok insan kendi hayatına dışarıdan bakıyor ve onu başkalarının gözüyle değerlendirmeye çalışıyor.
Sonra yapay zekâ geldi.
Ve çok garip bir şey oldu.
İnsanın yüzyıllardır geliştirmeye çalıştığı özelliklerin önemli bir kısmında makine hızla insana yaklaşmaya başladı. Daha hızlı hesaplıyor, daha fazla bilgiyi hatırlıyor, daha tutarlı metinler üretiyor, yorulmadan tekrar ediyor, aynı problemi binlerce farklı biçimde çözebiliyor. Önümüzdeki yıllarda muhtemelen bugün insanın zihinsel üstünlüğü olarak gördüğümüz birçok beceri sıradanlaşacak.
İşte asıl soru burada başlıyor.
Makine bizden daha hızlı düşünebiliyorsa insanın daha da hızlı düşünmeye çalışmasının sonu nereye varacak?
Makine daha az hata yapabiliyorsa hatasızlık neden hâlâ insanın en büyük erdemlerinden biri olsun?
Makine yorulmadan üretebiliyorsa insan kendi değerini neden ürettiği çıktı miktarıyla ölçmeye devam etsin?
Belki de yapay zekâ çağının en büyük ironisi şudur: İnsan, makineyle rekabet edebilmek için kendisini giderek daha fazla makineye benzetebilir.
Daha hızlı düşün.
Daha az hata yap.
Daha verimli çalış.
Daha rasyonel davran.
Daha az duygulan.
Daha az oyalan.
Daha ölçülebilir ol.
Oysa belki bundan sonra başka bir listeye ihtiyacımız vardır.
Daha derin hisset.
Yanılmaya izin ver.
Daha anlamlı yaşa.
Sezgine ve vicdanına da kulak ver.
Etkilenmekten korkma.
Bazen hiçbir yere varmadan kal.
Ölçülemeyen şeylere değer ver.
Bunlar ilk listenin karşıtı değildir. İnsanlığın akıldan vazgeçmesi gerektiğini söylemek de değildir. Tam tersine, aklın ne için var olduğunu yeniden hatırlama çağrısıdır.
Çünkü mantık “nasıl?” sorusunda olağanüstüdür.
Bir köprünün nasıl yapılacağını hesaplayabilir. Bir şirketin nasıl daha verimli çalışacağını gösterebilir. Bir hastalığın tedavisinde hangi yöntemin daha yüksek başarı oranına sahip olduğunu karşılaştırabilir. Bir şehrin trafiğini düzenleyebilir. Yapay zekâ bu “nasıl?” sorularında insanın şimdiye kadar sahip olduğu araçların tamamından daha güçlü olabilir.
Ama “neden?” sorusu başka bir yere aittir.
Neden o köprüyü yapıyoruz?
Nasıl bir şehirde yaşamak istiyoruz?
Bir insanı kurtarmaya neden değer?
Ne kadar üretmek yeterlidir?
Bir hayatı iyi yapan şey nedir?
Bunların cevabı yalnızca hesaplamadan çıkmaz.
İnsanlık yalnızca en mantıklı insanların aldığı kararlarla ilerlemedi. Bazen herkes susarken konuşanların, herkes güvenli olanı seçerken risk alanların, başkasının acısını kendi problemi olarak görenlerin sayesinde ilerledi. Adalet düşüncesinin kendisi bile yalnızca matematiksel bir sonuç değildir. Bir insanın başka bir insana yapılan haksızlığa “bu doğru değil” diyebilmesi için önce o haksızlıktan etkilenebilmesi gerekir.
Vicdanın denklemde bir birimi yoktur.
Merhametin grafiği çizilemez.
Cesaretin yatırım getirisi hesaplanamaz.
Ve insan hayatının en değerli anlarının büyük bölümü üretkenlik açısından neredeyse tamamen işe yaramazdır.
Deniz kenarında gün batımını seyrederek içilen bir bira hiçbir ekonomik çıktı üretmez. Bir dostla saatlerce yapılan gereksiz bir sohbet kariyere katkıda bulunmayabilir. Bir çocuğun yerde gördüğü böceği on dakika boyunca incelemesinin gelecekteki başarı hedefleriyle hiçbir ilişkisi olmayabilir. Bir insanın sevdiği kişinin yanında hiçbir şey yapmadan oturması, modern verimlilik ölçütleriyle bakıldığında zaman kaybıdır.
Fakat bütün bunları hayattan çıkarırsanız geriye neden yaşadığımız sorusunun cevabını da büyük ölçüde çıkarmış olursunuz.
Belki bugüne kadar verimliliği yanlış yerde aradık.
Bir makinenin verimliliği ürettiği sonuçla ölçülebilir. Çünkü makinenin amacı zaten sonuç üretmektir.
Ama insan bir üretim aracı değildir.
İnsanı yalnızca katma değer yaratan bir canlı olarak gördüğümüzde, onun duygularını verimsiz, dinlenmesini zaman kaybı, merakını dikkat dağınıklığı, hüznünü performans düşüklüğü olarak okumaya başlarız. Sonra fark etmeden insanı sistemin ihtiyaçlarına uygun hale getirirken yaşamın kendisini sistemin dışında bırakırız.
Bu yüzden yapay zekâ çağında verimliliğin tanımını yeniden yapmak zorunda kalabiliriz.
Belki geleceğin gerçekten verimli insanı en çok çalışan insan olmayacaktır.
Ne zaman çalışması, ne zaman durması gerektiğini bilen insan olacaktır.
En hızlı karar veren değil, önemli bir kararda gerektiğinde yavaşlayabilen olacaktır.
Hiç hata yapmayan değil, yaptığı hatadan kendisini yeniden kurabilen olacaktır.
Her duygusunu kontrol eden değil, duygularının kendisine ne söylediğini duyabilecek kadar onlarla temas halinde kalan olacaktır.
Ve belki en önemlisi, değerini sürekli kanıtlamak zorunda hissetmeyen insan olacaktır.
Çünkü yapay zekâ insanın zihinsel yükünün bir kısmını üzerine aldığında önümüzde iki ihtimal belirecek.
Birincisinde boşalan zamanı yeniden iş üretmekle dolduracağız. Yapay zekâ bize dört saat kazandıracak, biz o dört saate altı görev daha koyacağız. Daha hızlı üretmenin yeni yollarını bulacak ve sonunda teknolojinin sağladığı özgürlüğü yeni bir verimlilik hapishanesine çevireceğiz.
İkinci ihtimal ise çok daha radikal.
Belki boşalan zamanı yeniden hayatla dolduracağız.
İnsanlarla.
Sanatla.
Doğayla.
Merakla.
Oyalanmayla.
Düşünmeyle.
Sevmeyle.
Yani makinelerin bizden daha iyi yapmaya başladığı şeylerin peşinden koşmak yerine, insan olmanın uzun zamandır ihmal ettiğimiz taraflarına yeniden döneceğiz.
Bunun için duyguları aklın karşısına koymaya gerek yok.
İnsanın ihtiyacı olan şey aklını kaybetmek değil; aklın kendisini tek otorite ilan etmesine izin vermemektir.
Çünkü yalnızca duyguyla yaşayan insan yönünü kaybedebilir.
Fakat yalnızca mantıkla yaşayan insan da neden bir yere gittiğini unutabilir.
Belki insanın bütünlüğü tam olarak bu ikisinin arasındadır: Zihin yolu bulur, kalp hangi yola gitmeye değer olduğunu söyler.
Ve belki 21. yüzyılın asıl meselesi yapay zekânın ne kadar insana benzeyeceği değildir.
Asıl mesele, yapay zekâ geliştikçe insanın ne kadar makineye benzemeyi kabul edeceğidir.
Önümüzdeki çağ bize sürekli daha hızlı, daha doğru, daha düzenli ve daha ölçülebilir olmayı söyleyecek. Belki de insanın bundan sonraki en büyük meselesi bu çağrıya bütünüyle direnmek değil; aklıyla yolunu bulurken, kalbiyle neden yürüdüğünü unutmamak olacaktır.
Paylaş
Yazıyı dilediğin platformda paylaş.