Kopyalayan Zihin

Arin KaelSayı 42 Ocak 2026

İnsan çoğu zaman düşündüğünü sanır; oysa çoğu zaman yaptığı şey düşünmek değil, bir düşünceyi taşımaktır. Zihin, içinden geçen cümleleri “benim” diye imzalar; bir yargı belirir, bir istek belirir, bir korku belirir ve bilinç hemen sahiplenir: “Bu benim fikrim.”

Ama fikrin kaynağı çoğu zaman belirsizdir. Bazen bir ailenin dili, bazen bir çağın ritmi, bazen ekranların görünmez telkini… ve çoğu zaman da başkalarının bakışı. Çünkü bakış yalnızca görmez; biçim verir. İnsan, kendisine yöneltilmiş bir bakışı fark etmeden içeri alır ve bir süre sonra o bakışın tonunu “hakikat” sanmaya başlar. Böylece kişi, kendi sesinin üstüne ince bir katman ekler; katman ince olduğu için görünmez, ama zamanla içerideki sesi boğacak kadar kalınlaşır.

İnsanı yoran şey kalabalık değildir; kalabalığın aklının içeri sızmasıdır. Bir grubun içinde uzun süre kaldığında, o grubun duygusal iklimini solumaya başlarsın. Bazı cümleler “doğru” gibi gelir, bazı tepkiler “normal”leşir, bazı arzular “benim isteğim” diye hissedilir; zihin uyumu hayatta kalmanın incelikli bir biçimi olarak kodlar ve hayatta kalmak bazen kendi sesinden vazgeçmek demektir.

Bu yüzden kayboluş her zaman dramatik olmaz. Her şey hareketlidir, her şey canlıdır, her şey “hayat” gibi görünür; ama içeride, sessiz bir yer yavaşça kapanmaya başlar. Kişi dışarıdan gelen sinyallerle ayarlanan bir sistem gibi yaşar: Ne zaman sevineceğini, neye öfkeleneceğini, neyi arzulayacağını… ve bunu “düşünerek” yaptığını sanır. Oysa çoğu zaman bu, bir seçim değil; bir refleks hâline gelmiştir.

Bunu en net şu tür anlarda fark edersin: Bir sohbetten çıkarsın, odanın kapısı kapanır, gürültü biter; ama içindeki cümleler hâlâ o odanın tonuyla konuşuyordur. Bir şeye öfkelenmiş gibi hissedersin, fakat öfkenin kaynağı sende değildir; sadece sana bulaşmıştır. Ekranda gördüğün bir yargıyı kendin kurmuş gibi savunursun; sonra bir an durur ve şaşırırsın: “Ben neyi savunuyorum, gerçekten?” İşte o küçük şaşkınlık, zihnin kopyaladığını ilk kez görünür kılar.

Burada mesele başkalarının kötülüğü değildir. Mesele, zihnin taklit mekanizmasının ne kadar güçlü olduğudur. Nörobilim bunu uzun uzun anlatabilir; sosyal öğrenme der, ödül-ceza döngüsü der, norm uyumu der… adı her neyse, deneyim düzeyinde süreç çok sade işler: Uzun süre maruz kaldığın şey, bir süre sonra “senin” gibi hissettirir. Ve kişi, kopyaladığını bilmediğinde, kendi merkezinden uzaklaşmayı kişiliğinin kaderi sanabilir.

Kopyalayan zihin çoğu zaman iyi niyetlidir. İnsanı dışlanmaktan korumak ister, utancı azaltmak ister, kendini güvende hissedeceği bir “form” bulmak ister. Ama form bir kez oturdu mu, insanın kendi ritmi geri çekilir; kişi kendisi olmaktan değil, başkalarının ne diyeceğini düşünmekten yorulur. Bu yorgunluk çoğu zaman yanlış okunur; insan içerideki kopuşu görmek yerine rahatsızlığın kaynağını dışarıda arar: Kalabalık ağır gelir, bakışlar sertleşir, dünya boğar. Oysa dünya aynı dünyadır; değişen, zihnin içindeki ayardır.

Daha zor ama daha temiz bir yer vardır: Zihnin kopyaladığını kabul etmek. Bu kabulleniş bir suçlama değildir; bir teşhistir. Ve her teşhis gibi, özgürlük kapısı açar. Çünkü teşhis, insanı ilk kez şuraya getirir: “Ben bunu taşıyorum, ama bu ben olmak zorunda değil.”

Bir düşünce geldiğinde onu hemen savunmak yerine sorabilmek: Bu düşünce bana ait mi, yoksa bir yerden mi kopyalandı? Bir korku yükseldiğinde onu kader sanmak yerine bakabilmek: Bu korku benim iç deneyimim mi, yoksa başkalarının bakışından öğrenilmiş bir refleks mi? Bir istek büyüdüğünde onu “doğal” saymak yerine ayırt edebilmek: Bu istek beni genişletiyor mu, yoksa yalnızca bir boşluğu hızlıca doldurmak mı istiyor?

Bu soruların cevabı hemen gelmez. Çünkü kopyalanmış zihnin en büyük numarası, kendini görünmez kılmasıdır; kişi kopyaladığını bilmez, “ben buyum” der. Tam da bu yüzden, en küçük sessizlik aralığı çok değerlidir. Zihin sessiz kaldığında durmaz; ama sessizlik kaynakları görünür kılar. Hangi düşünce nereden geliyor, hangi duygu hangi tetikten doğuyor, hangi yargı hangi korkuyu saklıyor… Bazen bir nefesin içindeki kısa boşluk, aylarca süren bir zihinsel sisin perdesini aralar.

İnsan o an fark eder: Ben bu cümleyi yıllardır taşıyormuşum. Ben bu duyguyu sanki “kendi gerçeğim” gibi savunuyormuşum. Ben bu hayatı, başkasının bakışına göre ayarlamışım. Bu fark ediş acı verir; çünkü insan kendi merkezine dönerken önce merkezin ne kadar uzaklaştığını görür. Ama bu acı zehirli değildir; düzenleyicidir. Eğrilen yerleri doğrulturken duyulan gerilim gibi… bilincin kendini onarırken kullandığı türden bir gerilim.

Belki de bugün en büyük özgürlük, daha fazla düşünce üretmek değil; daha az kopya taşımaktır. Zihni yeni fikirlerle doldurmak değil; hangi fikirlerin bize ait olmadığını ayıklayabilmektir. Çünkü insanın kendi sesi çoğu zaman kaybolmaz; sadece üstü örtülür. Ve bazen mesele başkaları değildir; mesele, başkalarının bakışını kendi gözlerin sanmaktır.

Kopyalayan zihin bunu yapar. Kopyalamayı bırakan zihin ise yavaşça şunu hatırlar: İçeride bir ritim var. Ve o ritim, kalabalığın gürültüsünden daha eski. Ritmi geri almak, yeni bir şey eklemek değil; bize ait olmayan katmanları inceltmektir.

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.