Kendi Davamızın Yargıcı Olmak

Leon VarisSayı 85 Ağustos 2026

İnsan kendi hayatının merkezine yerleştiğinde yalnızca hikâyesinin kahramanı olmaz; aynı zamanda onun anlatıcısı hâline gelir. Fakat anlatıcıyla kahraman aynı kişi olduğunda, hikâyeyi kim denetleyecektir? Çünkü kendimizi anlatırken yalnızca ne yaptığımızı söylemeyiz. Neden yaptığımızı, hangi şartların bizi zorladığını ve aslında neyi amaçladığımızı da açıklarız. Kendi hikâyemizin içinde çoğu zaman kötü biri değilizdir. Birini incitmiş olabiliriz ama önce biz incinmişizdir. Adaletsiz davranmış olabiliriz ama şartlar da adil değildir. Yanlış bir söz söylemiş olabiliriz ama niyetimiz kötü değildir.

İnsan kendisine her zaman açıkça yalan söylemez. Bazen yalnızca yaşananları, kendisiyle yaşamaya devam edebileceği biçimde anlatır. Rousseau, Yalnız Gezerin Düşleri’nde dürüstlüğe gerçekten değer veren bir insanın bile kendi hayatını anlatırken hakikati değiştirebileceğini fark eder. Çünkü kendi davamızda hem tanık hem sanık, hem savunma hem de karar makamıyızdır. Böyle bir mahkemede beraat etmek zor değildir.

Başkalarının davranışlarını dışarıdan görürüz, kendimizinkileri ise içeriden. Onların söylediği sözü duyarız; kendi sözümüzün öncesindeki yorgunluğu, korkuyu ve kırgınlığı biliriz. Başkasının hatasına kibir, bencillik ya da ihanet derken kendi hatamıza yorgunluk, mecburiyet veya kendini koruma diyebiliriz. Şems’e atfedilen “Hepimiz seçici günahkârlarız; kendimize uygun gördüğümüz günahları seçer, hoşumuza gitmeyen günahları işleyenleri yargılarız” sözü belki de tam olarak bunu anlatır. Seçici olan yalnızca günahlarımız değildir; merhametimiz de seçicidir. Kendi yanlışımız söz konusu olduğunda şartları ve niyetleri hatırlarız. Başkasının yanlışında ise bunları çoğu zaman gereksiz ayrıntılar sayarız.

Ben Çağı insanı, kendisine ters gelen bir şey duyduğunda çoğu zaman önce düşünmez; kendisini açıklama ihtiyacı hisseder. Neden yanlış anlaşıldığını, karşısındaki insanın neyi göremediğini ve söylenen sözün neden haksız olduğunu anlatır. Açıklaması kabul görmediğinde savunmaya geçer. Çünkü tehdit edilen yalnızca bir davranışı değil, kendisi hakkında yıllardır kurduğu hikâyedir: Ben iyi biriyim. Ben adil davranırım. Ben insanları doğru tanırım. Ben kolay kolay yanılmam.

Hayat bazen tek bir olayla bu cümlelerden birini sarsar. O anda insan ya kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi yeniden düşünür ya da yaşananları eski hikâyesine uyacak biçimde yorumlar. Çoğu zaman ikincisi daha kolaydır. Öfkesine dürüstlük, intikamına adalet, kibrine özsaygı, kaçışına huzur diyebilir. Karşısındaki insanı küçültmesini hakikati söylemek olarak görebilir. Ahlak böyle zamanlarda bütünüyle ortadan kaybolmaz. Daha tehlikeli bir şey olur: Benliği koruyan bir dile dönüşür.

Ego tehdit edildiğinde insan göz bağını çıkarır; fakat hakikati daha iyi görmek için değil, cezalandırmak istediği kişinin yüzünü görmek için. Çünkü o yüz artık yalnızca hata yapan bir insana ait değildir. Bizi reddeden, küçük düşüren veya yanıldığımızı gösteren kişiye dönüşmüştür. Böyle anlarda yanlışı düzeltmek yetmez; karşımızdaki insanın pişman olduğunu, acı çektiğini veya bizim haklılığımızı kabul ettiğini görmek isteriz. Adaletin yerini bulmasını beklerken, zedelenen benliğimizin de eski yerine dönmesini isteriz.

Belki Themis’in gözlerinin bağlı olması bu yüzden yalnızca başkalarının kimliğine karşı tarafsızlığı temsil etmez. İnsan bazen kendi yüzünü de görmemelidir. Kendi acısının, itibarının ve haklılık arzusunun hükmü ele geçirmesine izin vermemelidir. Bu, yanlışı görmezden gelmek değildir. Yanlışı düzeltmekle bir insanı aşağılamayı, hakkını korumakla intikam almayı ve gerçeği söylemekle karşısındakini yaralamayı birbirinden ayırabilmektir.

İyilik, insanın kendisi hakkında taşıdığı olumlu kanaatten daha fazlasıdır. Dünya istediğimiz gibi davrandığında sakin, merhametli ve adil olmak kolaydır. Asıl ölçü, dünya bize beklediğimizi vermediğinde ortaya çıkar. İncindiğimizde acımızı başkasını incitme hakkına dönüştürüyor muyuz? Haklı olduğumuzda ne kadar ileri gideceğimize sınır koyabiliyor muyuz? Bir insanın tek bir yanlışını onun bütün kimliği hâline getiriyor muyuz? Hayatın bize nasıl davranacağını seçemeyebiliriz; fakat onun bizi nasıl bir insana dönüştüreceği konusunda tamamen çaresiz değiliz.

İnsanın kendisine dönmesinde yanlış bir şey yoktur. Kendi yaralarımızı tanımak ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmek bizi daha dürüst kılabilir. Fakat kendimize yalnızca haklı çıkmak için bakarsak, içe dönüş farkındalık değil, savunma biçimi hâline gelir. Her davranışımıza bir açıklama, her kırgınlığımıza bir suçlu ve her kaybımıza bizi temize çıkaran bir anlam buluruz.

İnsan kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan ve onu kendi gözlerinden yaşamaktan kaçamaz. Fakat daha dürüst bir hayat, kendi hükmümüzü son gerçek saymamakla mümkün olabilir. Çünkü insan kendisine söylediği her şeye inanırsa, hayatının merkezinde kendisi değil, kendi savunması yaşamaya başlar.

0 beğeni

Paylaş

Yazıyı dilediğin platformda paylaş.

Yorumlar
Henüz yorum yok.