Geceyle Konuşmak
Bazı geceler hayat açıklama yapmaz; yalnızca geri çekilir, sesini yükseltmeden ama etkisini saklamadan, gündüzün üzerine serilmiş o tanıdık örtüyü yavaşça kenara alır, eşyaların yerini değiştirmeden anlamlarını yerinden oynatır, aynı masayı aynı masa olarak bırakır, aynı odayı yine aynı oda gibi gösterir, aynı şehrin ışıklarını uzakta yine aynı yerlerde yakar, ama bütün bu değişmez görünen şeylerin ortasında içeride çok küçük, çok sessiz, çok derinden gelen bir kayma başlatır ve insan bir anda, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey bozulmamışken, içerde hiçbir şeyin artık eski yerinde durmadığını hisseder.
Böyle anlarda kimse büyük cümleler kurmaz aslında, çünkü büyük cümleler çoğu zaman daha sonra gelir; ilk gelen şey daha belirsizdir, daha gündelik, daha kolay ertelenebilir bir duygudur, biraz yorgunluk sanılır, biraz dalgınlık denir geçilir, biraz isteksizlik denir, biraz can sıkıntısı, biraz içe çekilme, biraz durgunluk, biraz da havadan sudan bir akşam hali diye küçültülür, sanki hayatın sessizce önüne koyduğu bazı şeyler birkaç dürüst düşünceyle, bir iki yalnız geceyle, kısa bir yüzleşmeyle anlaşılabilecek ve orada kapanabilecek kadar küçükmüş gibi davranılır; oysa bazı şeyler anlaşılmak için gelmez, görünür olmak için gelir ve sırf görünmüş olmaları, onların çözüldüğü anlamına gelmez.
Gece tam da bu yüzden önemlidir; çünkü gece her zaman rahatlatan, teselli eden, insanı yumuşatan bir yer değildir, bazen tam tersine, gündüzün örttüğü şeyi hiçbir yorum eklemeden önüne bırakan, kalabalığın sesini kısan, başkalarının senden beklediği bütün o tanıdık yüzleri bir süreliğine geri çeken, geriye sadece sana ait olan yankıyı bırakan bir eşiktir ve insan o eşikte, kendini toparlamak zorunda hissetmediği, kimseye yetişmediği, hiçbir rolü sürdürmediği, hiçbir şeyi iyi göstermeye uğraşmadığı birkaç saat boyunca, içerde uzun süredir adı konmadan bekleyen şeyin gerçekten orada olduğunu, üstelik geçmeye değil derinleşmeye niyetli olduğunu fark etmeye başlar.
Çünkü hayat bazen hemen düzelmek istemez; önce görülmek ister, üstü aceleyle örtülmesin, birkaç doğru cümleyle susturulmasın, bir karakter özelliğine, bir dönemsel yorgunluğa, geçici bir duygusal dalgaya indirgenmesin ister; biraz yanında durmanı, biraz susmanı, biraz da neyin yer değiştirdiğini dürüstçe izlemeni bekler ve bu bekleyişin içinde insanın en çok zorlandığı şey, hayatın ona açık açık bir felaket göstermemesi, tam tersine her şeyi sürüyormuş gibi bırakmasıdır, çünkü asıl sarsıntı çoğu zaman bir çöküşle değil, hiçbir şey çökmemişken anlamın çekilmesiyle gelir ve insan bazen tam da o yüzden en fazla, her şey yerli yerinde görünürken yorulur.
Bazı akşamların ağır gelmesi biraz bundandır; hüzünlü oldukları için değil, kaçışı zorlaştırdıkları için, seni büyük kararlar almaya zorladıkları için değil, kendi içindeki sessizliği artık başka seslerle bastıramayacağın bir açıklığa getirdikleri için, bir şarkı çalarken, camın dışındaki ışıklar aynı yerinde dururken, masanın üzerindeki bardak yarıya kadar doluyken ve gece bütün sıradanlığıyla akmaya devam ediyorken içeride uzun zamandır kıpırdamayan bir şeyin usulca başını kaldırmasına izin verdikleri için; insan böyle anlarda kaderini çözmez, hayatın haritasını çıkarmaz, yaralarını bir gecede anlamlandırmaz, ama sonunda en azından neyin inkâr edildiğini, neyin ertelendiğini, neyin yıllardır kendi sessizliğinde büyüdüğünü duymaya başlar.
Belki de geceyle konuşmak tam olarak budur; hayata küsmek değil, fakat onun üstüne çekilmiş o fazla cilayı geri almak, kendini dünyanın dışına atmak değil, kendi içinden gelen sesi dünyanın gürültüsüne kurban etmemek, bir cevap bulmak değil, ama sonunda hangi sorunun gerçekten sana ait olduğunu anlamak, iyileşmiş görünmek değil, ama en azından içerde olanı inkâr etmeden onunla aynı odada oturabilmek ve şunu fark etmek: hayat bazen hiçbir şey söylemiyormuş gibi dururken en açık cümlesini kuruyordur, insan da o cümleyi ancak biraz yavaşladığında, biraz sustuğunda, biraz yalnız kaldığında ve kendi iç yankısından artık korkmadığında duyabiliyordur.
Bu yüzden bazı geceler geçip gitmez; insanın içinde kalır, bir cümle gibi, tam söylenmemiş ama tamamı hissedilmiş bir şey gibi, bir bakış gibi, bir şarkının nakaratında takılı kalmış eski bir duygu gibi, sanki hayat o gece kendini bütünüyle anlatmamış ama sana dönüp, bundan sonra aynı yerden devam etmenin artık o kadar da kolay olmayacağını sessizce bildirmiş gibidir; işte o andan sonra insan her şeyi yine yapabilir belki, yine gülebilir, yine insanlarla karışabilir, yine sabah olup gündüzün içine dönebilir, ama bir şeyi artık tam olarak eski haliyle taşıyamaz, çünkü gece bir kez konuşmuştur ve hayatın gerçekten konuştuğu anları duyan biri, o sesi bir daha bütünüyle unutamaz.