Ego Puanı Toplamak
Ego puanı, hiçbir yerde yazmayan ama hepimizin varlığını hissettiği görünmez bir değer ölçüsüdür. İnsanların gözündeki yerimizi; ne kadar beğenildiğimiz, ne kadar doğru tarafta göründüğümüz, ne kadar bilinçli, duyarlı, başarılı ya da farklı bulunduğumuz üzerinden hesaplarız. Her alkış, her onay, her paylaşım ve her hayranlık ifadesi bu görünmez haneye küçük bir puan daha ekler.
Elbette insanın görülmek, takdir edilmek ve kendisini anlatmak istemesinde yanlış bir şey yoktur. Sorun, bu puanların zamanla kim olduğumuzdan daha önemli hâle gelmesiyle başlar. İnsan kendisini yaşamak yerine, başkalarının zihninde nasıl göründüğünü yönetmeye başladığında; görünürlük bir ifade biçimi olmaktan çıkar, karakterin yerine geçen bir vitrine dönüşür.
Bir insan sabah yaptığı yürüyüşü paylaşabilir.
Okuduğu kitabı, arkadaşlarıyla geçirdiği güzel bir akşamı, yediği yemeği, kedisinin anlamsız bir hareketini ya da o an hoşuna giden saçma bir düşünceyi gösterebilir.
Bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur.
Hayatımızdaki her davranışın insanlığa hizmet etmesi gerekmez. Her paylaşımın derin bir amacı, ahlaki bir sonucu ya da toplumsal bir faydası olmak zorunda değildir. İnsan bazen yalnızca görünmek, hatırlanmak veya birkaç saniyeliğine kalabalığın içinde yer kapladığını hissetmek ister.
Görünür olmak istemek insanidir.
Sorun görünmek değildir.
Sorun, görünürlüğün zamanla bir değer ölçüsüne dönüşmesidir.
Sosyal medya artık yalnızca hayatımızı gösterdiğimiz bir alan değil; farkında olmadan birbirimize puan verdiğimiz büyük bir meydana dönüşmüş durumda.
Güzel görünenler estetik puanı, doğru cümleleri kuranlar bilinç puanı, yardım edenler iyilik puanı, öfkesini doğru hedefe yöneltenler cesaret puanı topluyor.
Bir süre sonra bu puanlar birikiyor.
Sonra biz, onların bir insanın karakterini kanıtladığını düşünmeye başlıyoruz.
Çok takip edilen insanı önemli, çok paylaşılan düşünceyi doğru, sürekli iyilik yaparken gördüğümüz insanı güvenilir kabul ediyoruz.
Oysa görünürlük, karakterin kanıtı değildir.
Yalnızca görünürlüğün kanıtıdır.
Bir insanı yıllarca ekranda görmek, onu tanıdığımız hissini yaratır. Ses tonuna alışır, neye üzüldüğünü, neye kızdığını, hangi konularda duyarlı olduğunu öğreniriz. O bizi tanımaz; fakat biz onu hayatımızdaki birçok insandan daha sık görürüz.
Bir süre sonra izlemekle tanımak arasındaki fark silinir.
Fakat biz o insanın hayatını görmeyiz.
Onun bize gösterilen hâlini görürüz.
Bu, her görünür insanın sahte olduğu anlamına gelmez. Yalnızca gördüğümüz parçaların, görmediğimiz bütünün teminatı olmadığını anlatır.
Bir yardım videosu, o insanın yardım ettiği bir anı gösterir.
Bir kitap paylaşımı, o kitabı eline aldığını gösterir.
Güzel bir konuşma, güzel konuşabildiğini gösterir.
Bunların hiçbiri tek başına o insanın her konuda güvenilir olduğunu kanıtlamaz.
Fakat zihnimiz boşlukları sevmez.
Gösterilen birkaç parçadan bütün bir insan kurar. Eksik kalan yerleri de çoğu zaman sevgimizle tamamlar.
Bir insan yıllar boyunca toplumun yaralarına koşmuşsa, felaket zamanlarında ortaya çıkmışsa ve yardıma ihtiyacı olanların yanında durmuşsa ona güvenmek anlaşılmaz değildir.
Fakat iyilik, denetimin yerine geçtiğinde ahlaki bir krediye dönüşür.
“Bu kadar iyilik yapan insan kötü bir şey yapmış olamaz.”
“Onu yıllardır tanıyoruz.”
Aslında tanımıyoruz.
Yıllardır izliyoruz.
Haluk Levent hakkında yaşanan son tartışmalar da bu nedenle yalnızca bir kişinin suçlu veya masum olmasıyla ilgili değildir. Ortaya çıkan iddiaların doğruluğu yargının ve somut kanıtların konusudur. Fakat toplumun verdiği tepkiler, güveni nasıl kurduğumuzu anlamak açısından çok şey söylüyor.
Bir kesim ayrıntıları görmeden mahkûm etmeye, başka bir kesim yine ayrıntıları görmeden savunmaya hazırdı.
Bir taraf yeni iddialarla geçmişte yapılan her şeyi yok saydı. Diğer taraf geçmişte yapılan iyiliklerle bütün iddiaları hükümsüz kabul etti.
İki taraf da gerçeği araştırmaktan önce kendi verdiği puanı korumaya çalıştı.
Oysa geçmişte yapılan iyilikler soru sormayı gereksiz kılmaz.
Bugün ortaya atılan iddialar da geçmişte yapılan iyilikleri kendiliğinden yok etmez.
Bir insan aynı hayat içinde hem çok kıymetli işler yapmış hem de ciddi hatalar işlemiş olabilir.
İnsan karakteri, sosyal medyanın ihtiyaç duyduğu kadar sade değildir.
Fakat biz karmaşıklığı sevmiyoruz.
Kahraman veya hain istiyoruz.
Çünkü ikisi de düşünmekten daha kolay.
Benzer bir yanılgıyı siyasette de yaşadık.
Yıllarca iktidar partisine oy veren insanlara “koyun” dedik. Başlarında bir çoban olmadan hareket edemediklerini, lider ne söylerse ona inandıklarını ve gerçekleri görmek yerine aidiyetlerini koruduklarını düşündük.
Fakat kendimize aynı sertlikle bakmadık.
Nispeten eğitimli, şehirli ve kendisini eleştirel düşünen kesimler de yıllarca siyasi tercihlerini yalnızca somut yeterlilikler üzerinden yapmadı.
Biz de bir liderin temsil ettiği umuda, dürüstlük görüntüsüne, sakinliğine ve ülkeyi değiştirebileceği ihtimaline bağlandık.
Elbette iktidarın değişmesini isteyen bir insanın ana muhalefetin adayına oy vermesinde garip bir şey yoktur. Siyaset çoğu zaman kusursuz olanı değil, mevcut seçenekler arasında mümkün olanı tercih etmektir.
Sorun oy vermek değildi.
Sorun, bir noktadan sonra adayın yeterliliğini sorgulamayı ortak umuda zarar veren bir davranış gibi görmeye başlamamızdı.
Bir siyasetçiyi desteklemekle ona teslim olmak arasındaki çizgiyi kaybettik.
Çünkü bazen insan bir lidere değil, kendi geçmiş kararının doğruluğuna sadık kalır.
Bir tercihin yanlış olabileceğini kabul etmek, yalnızca siyasi fikrimizi değiştirmek anlamına gelmez. Kendi zekâmızdan, eğitimimizden ve yıllarca başkalarına yönelttiğimiz eleştirilerden şüphe etmemizi gerektirir.
Bu nedenle önümüzdeki sorunları görsek bile inanmaya devam ederiz.
Eğitim bizi bundan otomatik olarak korumaz.
Bazen yalnızca yanılgılarımıza daha etkileyici gerekçeler üretmemizi sağlar.
Karşı tarafın lidere bağlılığını biat olarak tanımlar, kendi bağlılığımıza strateji, zorunluluk veya tarihsel sorumluluk deriz.
Koşullar aynı olmayabilir.
Tercihler de aynı olmayabilir.
Fakat insanın kendi tarafına gösterdiği anlayışla karşı tarafa yönelttiği küçümseme arasındaki mesafe, düşündüğümüz kadar büyük değildir.
Çobanlar değişir.
Sürüde olmadığımıza dair inancımız değişmez.
Ego puanı toplamak yalnızca görünür insanların sorunu değildir.
Çünkü birileri puan topluyorsa, o puanları veren birileri vardır.
Biz veririz.
Beğenilerimizle, paylaşımlarımızla, alkışlarımızla, bağışlarımızla, oylarımızla ve bazen de onları eleştiren insanları susturarak.
Bir insan doğru cümleyi kurar, ona bilinç puanı veririz.
Bizim siyasi tarafımızı destekler, ona cesaret puanı veririz.
Bir felaket bölgesine gider, ona vicdan puanı veririz.
Mütevazı görünür, dürüstlük puanı veririz.
Sonra bütün puanlar birbirine karışır.
Yardımsever olduğu için mali konularda güvenilir olduğunu düşünürüz.
Bizimle aynı siyasi görüşte olduğu için ahlaklı olduğuna inanırız.
İyi konuştuğu için iyi yönetebileceğini varsayarız.
Çok kitap paylaştığı için derin düşündüğünü kabul ederiz.
Oysa insanın bir alandaki erdemi, diğer alanlardaki yeterliliğinin teminatı değildir.
Bir insan merhametli ama kötü bir yönetici olabilir.
Zeki ama çıkarcı olabilir.
Cesur ama hesapsız olabilir.
Yardımsever ama mali disiplinden yoksun olabilir.
Güven, insanın bütün varlığına tek seferde verdiğimiz sınırsız bir yetki olmamalıdır.
Bir insanın niyetine güvenip yöntemini denetleyebiliriz.
Geçmişte yaptığı iyilikleri takdir ederken bugünkü kararlarını sorgulayabiliriz.
Bir siyasetçinin bazı görüşlerini desteklerken liderlik becerisini yetersiz bulabiliriz.
Bir sanatçıyı sevebilir, onun ahlaki rehberimiz olmadığını kabul edebiliriz.
Fakat sosyal medya böyle ayrımları sevmez.
Orada güven ya tamdır ya yoktur.
Ya kahramansındır ya sahtekâr.
Ya bizdensindir ya karşıdan.
Ölçülü düşünce fazla puan getirmez.
Kesinlik getirir.
Öfke getirir.
Sadakat getirir.
Ve en önemlisi, etkileşim getirir.
Bu gürültünün içinde insanın koruyabileceği küçük bir alan hâlâ vardır.
Hemen hüküm vermemek.
İzlemekle tanımak arasındaki farkı unutmamak.
Sevmekle teslim olmak arasına mesafe koymak.
Birine güvenmenin denetimi gereksiz kılmadığını hatırlamak.
Kendi tarafımızın yanlışına, karşı tarafın yanlışı kadar dikkatle bakabilmek.
Dünyadan çekilmemiz gerekmiyor.
Görünmez olmamız da gerekmiyor.
Yalnızca dünyanın bizden sürekli talep ettiği ani hükümlere karşı içimizde kısa bir sessizlik yaratabilmemiz gerekiyor.
Bir insanı sevebiliriz.
Fakat onu kusursuzlaştırmak zorunda değiliz.
Bir iddiayı ciddiye alabiliriz.
Fakat öfkemizin sunduğu ilk hükmü gerçek kabul etmek zorunda değiliz.
Birine güvenebiliriz.
Fakat güvenimizin kaynağını zaman zaman yeniden sorgulayabilmeliyiz.
Geçmişte birine güvenmiş olmak utanç değildir.
Yeni gerçekler karşısında fikrimizi değiştirmek de zayıflık değildir.
Asıl tehlike, yanıldığımızı kabul etmenin bütün kimliğimizi yıkacağını sanmaktır.
Belki insanlık yalnızca daha kibirli bir yere gitmiyor.
Daha fazla göründüğümüz, fakat birbirimizi daha az tanıdığımız bir yere gidiyor.
Daha fazla bilgiye ulaştığımız, fakat neye inanacağımıza başkalarının karar verdiği bir yere.
Kimin güvenilir olduğunu takipçi sayısından, kimin iyi olduğunu paylaşımlarından, kimin haklı olduğunu ait olduğumuz topluluktan öğreniyoruz.
Kendi dünyamızı kurduğumuzu düşünüyoruz.
Oysa çoğu zaman yalnızca bize en güzel gösterilen dünyayı seçiyoruz.
Daha sonra o dünyanın merkezine bir insan koyuyoruz.
Bir siyasetçi.
Bir sanatçı.
Bir yardımsever.
Bir gazeteci.
Bir kanaat önderi.
Onu yalnızca desteklemiyor, kendi doğruluğumuzun kanıtına dönüştürüyoruz.
O insan yanıldığında bir düşüncemiz değil, dünyamız zarar görüyor.
Suçlandığında yalnızca onu değil, ona güvenmiş olan kendimizi savunuyoruz.
Çöktüğünde yalnızca onun itibarı değil, bizim insanlara inanma yeteneğimiz de çöküyor.
Belki hata insanlara güvenmek değildir.
İnsanlara taşıyamayacakları kadar büyük anlamlar yüklemektir.
Hiç kimse bütün umudumuzu, ahlak anlayışımızı ve doğrularımızı taşıyacak kadar kusursuz değildir.
Bu nedenle mesele artık yalnızca kimin ego puanı topladığı değildir.
Asıl mesele, bizim bu puanlarla ne yaptığımızdır.
Onları yalnızca bir insanın görünürlüğünü ölçmek için mi kullanıyoruz?
Yoksa karakter belgesi, uzmanlık diploması, siyasi ehliyet ve ahlaki teminat olarak mı kabul ediyoruz?
İnsanlığın önündeki problem, kötü insanları ilk bakışta tanıyamamak olmayabilir.
Belki asıl problem, iyi insanları birkaç görüntüden tanıyabileceğimize inanacak kadar kendimizden emin olmamızdır.
Ego puanı toplamak çağımızın oyunu olabilir.
Fakat asıl felaket, önümüzdeki puan tablosunu vicdanımız sanmaya başlamamızdır.
Paylaş
Yazıyı dilediğin platformda paylaş.