Duvarın Dibi — “İyi İnsan” Olma Metaforu

Leon VarisSayı 522 Şubat 2026

Brecht’in o metnini okuyan herkesin ağzında acı bir metal tadı kalır. Çünkü sorular basit değildir; sorular “iyi olma” iddiasının tam göbeğine iner: “Anladık iyisin… ama neden iyi?” “Doğrusun… ama içindeki ne?” Ve en sonda, insanı ürperten o soğuk mizah: “Seni bir duvarın dibine dikeceğiz… madem bir sürü iyi yönün var, iyi bir duvarın dibine.”

Bugün “duvarın dibi” neresi?

Bir sokağın kenarı değil. Bir karakol duvarı da değil. Duvar artık daha ince, daha parlak, daha taşınabilir: cebimizdeki ekran. Kalabalığın içinde yalnız kalmayı mümkün kılan bir duvar. Kötülüğün utanmadan konuştuğu, iyiliğin “fazla saf” bulunduğu, hakikatin “çok kasıyor” diye küçümsendiği duvar.

Bu duvarın bir maskotu bile var bu topraklarda: penguen. Gerçek yanarken, ekranın “zararsız” görüntüsü akar. Bir ülkede bir penguen hikâyesi bu kadar popülerleşiyorsa, mesele hayvan belgeseli değildir; mesele, duvarın ne kadar tanıdık olduğudur. Görmemek bazen ideoloji değildir; bazen bir hayatta kalma biçimidir.

Ve “iyi insan” oraya nasıl dikiliyor?

Kurşunla değil. Algıyla.

Çağın en kestirme infazı, bedeni öldürmek değil; insanı toplumsal olarak kansız bırakmak. İtibarını çekmek, sesini kısmak, çevresini inceltmek, ciddiyetini aşındırmak, dayanma gücünü zayıflatmak. İyiyi, “yalnız bir karakter özelliği” haline getirmek. Sonra da duvarın dibine bırakmak: “Sen iyisin… tamam… ama kimseyi değiştiremiyorsun.”

Bu cümle, günümüzün “iyi kurşunu.”

Çünkü düzen artık şöyle çalışıyor: İyilik bir erdem olmaktan çıkarılıp bir performans haline getiriliyor. PR’a çevriliyor. “Kişisel marka” rengine dönüştürülüyor. Bir story filtresi gibi takılıp çıkarılabilir bir süs oluyor. Böyle olunca gerçek iyilik, dekoru bozan bir gürültü gibi algılanıyor. Dekor bozulduğunda ilk reaksiyon değişmiyor: yalnızlaştırma.

İyi insanın yalnızlığı bir kişisel kusur değil; çağın yöntemidir.

Üstelik yalnızlaştıranların çoğu kendini kötü sanmaz. Kendini “gerçekçi” sanır. “Dünya böyle.” “Sistem böyle.” “Sen de akıllı ol.” “Büyü artık.” Bu cümleler, çağın duvar harcıdır: dışarıdan bakınca sağlam, mantıklı, hatta koruyucu görünür. Ama dibinde duran insanın nefesini keser.

Brecht’in ironisi burada güncellenir: İyi kelimelerle vurulunur. İyi niyetli öğütlerle gömülünür. “İyi bir düzen” adına yok sayılınır.

Peki iyi insan neden yalnızlaşır?

Çünkü iyi insan, kalabalığın yaptığı görünmez anlaşmayı bozar: “Ben dokunmayayım, sen de dokunma. Ben susayım, sen de sus. Ben görmeyeyim, sen de görme. Böylece kimse rahatsız olmaz.”

Bu anlaşma imzalanmadığında “huzursuzluk” ilan edilir. Rahatsız eden şey kötülük değildir; kötülüğün normalleşmesini engelleyen varlıktır. Bu yüzden iyi, çoğu zaman “fazla ciddi”, “fazla hassas”, “fazla düşünceli” diye kenara itilir.

Sonra yalnızlık başlar.

Ama yalnızlık “sadece duygusal bir hal” değildir; sinirbilimsel bir gerçekliktir. Yalnızlık bedene, “tehlike var” diye bağırır. Alarm modu açıldığında zihin daralır, dikkat kısalır, gelecek küçülür, insan büyük resme bakamaz olur. Bir süre sonra iyiliğin iç sesi şuna döner: “İyi kalmak istiyorum ama nefes alamıyorum.” İyilik “hafiflik” olmaktan çıkar, ağır bir çanta olur.

Burada iki kolay kaçış doğar:

Birincisi iyilikten vazgeçmektir: “Herkes gibi olmak daha rahat.” İkincisi iyiliği performansa çevirmektir: “İyi olayım ama alkışla besleneyim.”

Oysa üçüncü bir yol vardır. En az konuşulan, en az satılan yol: İyiliği yeniden sosyal bir altyapı haline getirmek.

Çünkü iyilik tek başına taşınacak bir yük değildir. Tek başına taşınırsa duvarın dibine düşülür. Kötülük çağda örgütlüdür: dikkat ekonomisiyle, çıkar ağlarıyla, alayla, linçle, “her şey boş” nihilizmiyle örgütlüdür. Buna karşı tek bir insanın “karakteri” yetmez. İyiliğin hayatta kalması için karakterin yanında ritim gerekir; ritmin yanında da yakınlık.

İyi insanın yalnızlığı, iyi insanların birbirine geç kalmasıdır.

Burada “kahramanlık” masalı da yetersiz kalır. Çünkü çağın sinir sistemi destan kaldırmıyor. İnsanlar yorgun, borçlu, dikkat yoksulu, kaygı içinde. Bu yüzden çağın ihtiyacı epik figürler değil; istikrarın küçük biçimleridir. Büyük kırılmalar, çoğu zaman küçük tekrarların birikimidir.

Bu yazı “seküler yalnızlık” diye bir şeye ağıt değildir. “Muhafazakârlar böyle, sekülerler şöyle” tartışması da değildir. Çünkü yalnızlık artık bir yaşam tarzı tercihi olmaktan çıktı; bir çağ iklimi oldu. İnsanı yalnızlaştıran şey tek bir tarafın günahı değil; her tarafa sızan aynı sis: kimlik savaşı, güven erozyonu, yorgunluk, dikkat parçalanması.

Kalabalık bazı yerlerde korunma hissi verir; ama kalabalığın içindeki yalnızlık ağırdır: insan kendi cümlesini kuramaz, kendi şüphesini taşıyamaz, acısını bile “ayıp” diye saklar. Bazı yerlerde yalnızlık özgürlük gibi görünür; ama özgürlüğün içindeki yalnızlık da ağırdır: her şey seçilebilir, hiçbir şeye bağlanılamaz; her şey mümkündür, hiçbir şey tutmaz.

İki uçta da ortak olan şudur: İnsanlar “konuşacak konu” bulamadığı için susmuyor; çoğu zaman taşıyamadığı için susuyor. “Ne konuşacağız?” cümlesi cahillikten çok, bir tür savunmadır. Çünkü konuşmak bugün risklidir: yanlış anlaşılmak, yargılanmak, küçümsenmek, taraf seçmeye zorlanmak… Bu yük taşınmak istenmez.

Ve tam burada iyi insanın yalnızlığı büyür. Çünkü çağın en hızlı aidiyeti nefret üretir. Bir düşman bulunur, bir etiket yapıştırılır, bir slogan seçilir; kalabalık anında oluşur. İyi insan nefret üretmeyi reddettiği an iki tarafta da “uyumsuz” sayılır: birine göre fazla yumuşak, ötekine göre fazla sert; birine göre naif, ötekine göre bozguncu. Sonuç değişmez: duvarın dibi.

Tam da bu yüzden bazı öfkeler, dünyanın göğsünü sıkıştırdığı halde kişisel kalır. Epstein dosyaları gibi şeyler, insanda büyük bir isyan üretir: “Demek böyle bir dünya varmış.” Sonra ne olur? İsyan ekranın içinde dolaşır; cümlelere dönüşür, yorumlara, paylaşımlara, birkaç gün süren bir ateşe… Ardından sessizlik. Çünkü öfke, ortak bir zemine basmadığında kolektife dönüşemez; yalnızca bireyin içinde yanar. Dikkat ekonomisi öfkeyi hızla tüketir, kimlik savaşları öfkeyi yön değiştirir, “hiçbir şey değişmez” duygusu öfkeyi eve kapatır. Böylece en büyük skandal bile, duvarın dibinde kişisel bir küskünlüğe döner.

Buraya kadar anlatılan yalnızlık, “içe dönüklük” değil; bir sürgün biçimidir. İyi insan, kalabalığın konforuna uymadığı için sürgün edilir.

Peki sürgün nasıl kırılır?

Çağın kulağı öğüde kapalıdır; ama insanın bedeni ve ruhu hâlâ bir şeyi tanır: sofra. Sofra, yalnızca yemek değildir. Sofra, kimliğin askıya alındığı bir geçici barıştır. Sofra, “anlat” baskısı kurmadan “buradayım” diyen bir yan yanalıktır. Sofra, konuşmanın mecburi olmadığı bir yakınlıktır. Bazen bir tabak değil, bir bardak çay bile sofra sayılır. Çünkü mesele içerik değil; temasın düzenidir.

İyi insanın yalnızlığını kıracak şey, daha fazla konuşma değildir — sofranın yeniden kurulmasıdır. Konuşmanın şart olmadığı bir yan yanalık. Yüzleşmenin performansa dönüşmediği bir birlik. “Terapi” gibi kokmayan ama insanı hayata geri çağıran bir temas.

Sofra ideolojik değildir. Dindar da oturur, seküler de. Çünkü sofra kimlik istemez; insan ister. “Sen kimsin?” diye sormaz; “bugün ne kadarını taşıyorsun?” diye bakar. Bir şeyi birlikte yapmak gibi… Yan yana yürümek gibi… Aynı şarkıyı dinlemek gibi… Bir masada oturup yalnızca çay içmek gibi… Bazen hiç konuşmadan.

Bu basitlik “küçük” değildir; çağın en radikal hareketidir. Çünkü çağ insanı sürekli konuşturup yine de yalnız bırakıyor. Burada ihtiyaç konuşmak değil; tutulmaktır. İnsan, sosyal bir varlıktır; sosyal varlık yalnızca “iletişim kuran” değil, aynı zamanda birbirinin varlığını taşıyabilen varlıktır. Bir insanın diğerine sunduğu en büyük iyilik, çözüm değil; bazen yalnızca “buradayım” diyen bir ağırlıktır.

Son sert gerçek de şudur: İyi insanın yalnızlığını romantikleştirmek, duvarın işine yarar. Duvar, “tek başına güzel” kalan iyi insanı sever; çünkü tek başına güzellik, kolektif etkisizliğe dönüşür. Duvarın dibinde sessizlik güvenlidir; ses yoktur, risk yoktur, dalga yoktur.

Çağ, iyiyi öldürmüyor; iyiyi yalnız bırakıyor. Çünkü yalnız bırakılan iyi, itiraz edemez. Yalnız bırakılan iyi, kalabalığı bozmaz. O yüzden duvarın dibinde “iyi” olmak kolaydır. Zor olan, iyiliği yeniden bulaşıcı hale getirmektir. Sofra bunun en eski yoludur: bir araya gelmek değil — birbirini taşımak.

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.