Bu Ne İşe Yarıyor ?

Leon VarisSayı 827 Ağustos 2026

İnsan ne zaman duygularını çocukluk kalıntısı sanmaya başlar?

Belki bunun kesin bir yaşı yoktur. Belki kırk değildir, elli değildir. Fakat hayatın bir yerinde bazı insanların dilinde küçük bir değişiklik başlar.

Bir zamanlar:

“Bunu seviyorum.”

derken,

sonra:

“Bunun bana ne faydası var?”

demeye başlarız.

İlk bakışta olgunluk gibi görünür bu.

İnsan büyümüştür. Daha gerçekçidir. Daha hesaplıdır. Zamanının sınırlı olduğunu bilir. Parasını, enerjisini, ilişkilerini ve geleceğini düşünür. Her şeyin bir karşılığı olması gerektiğini öğrenmiştir.

Ve belki sorun tam da burada başlar.

Çünkü bir süre sonra yalnızca işlerimizin değil, hayatımızın da verimli olması gerektiğine inanırız.

Okuduğumuz kitap bize bir şey katmalıdır.

Yaptığımız yürüyüş sağlığımıza fayda sağlamalıdır.

Tanıştığımız insan bize bir kapı açmalıdır.

Bir hobi bizi geliştirmelidir.

Bir yolculuk bize deneyim kazandırmalıdır.

Yalnız kaldığımız saatler bile “kendimize yatırım” sayılmalıdır.

Hayatın hiçbir köşesi boş bırakılamaz.

Çünkü boşluk verimsizdir.


Bunu özellikle orta yaşa yaklaşan erkeklerde daha görünür buluyorum.

Elbette bu bir genelleme.

Ama yıllar geçtikçe bazı erkeklerin dünyasında duygunun itibarı azalıyor.

Heyecanlanmak biraz çocukça oluyor.

Bir şeyi özlemek gereksizleşiyor.

Romantik olmak saflık gibi görülüyor.

Melankoliye kapılmak zayıflık.

Bir şeye yalnızca güzel olduğu için saatlerce bakmak ise neredeyse vakit kaybı.

İnsan giderek mantıklı bir varlığa dönüşmekle övünüyor.

Belki biyolojinin de bunda küçük bir payı vardır. Yaşla birlikte hormonların, bedenin ve dürtülerin değişmesi insanın dünyayla ilişkisinin tonunu mutlaka etkiliyordur.

Ama mesele yalnızca testosteron olsaydı her şey çok kolay açıklanırdı.

Sanırım daha büyük bir şey oluyor.

Hayat giderek araçsallaşıyor.

Bir şeyi artık kendisi olduğu için değil, bizi başka bir yere götürdüğü için değerli buluyoruz.

Böylece bir kahve, kahve olmaktan çıkıyor.

Dinlenmek için içilmiyor; çalışabilmek için içiliyor.

Spor, bedenimizi hissetmek için yapılmıyor; sağlıklı kalmak için yapılıyor.

Kitap, başka bir zihnin içinde kaybolmak için okunmuyor; kültürlü olmak için okunuyor.

İnsanlarla yalnızca birlikte olmak için görüşmek bile giderek tuhaflaşıyor.

Sanki her davranışın sonunda görünmez bir muhasebeci oturuyor:

“Peki bütün bunlar ne işe yaradı?”


Belki de yetişkinliğin en tehlikeli sorularından biri budur.

“Bu ne işe yarıyor?”

Çünkü son derece makul bir sorudur.

Ve tam da bu yüzden insanın hayatını sessizce ele geçirebilir.

Elbette bazı şeylerin işe yaraması gerekir.

Bir köprünün karşıya geçirmesi gerekir.

Bir ilacın iyileştirmesi gerekir.

Bir işin geçim sağlaması gerekir.

Ama insanın bütün hayatı bir araç değildir.

Bazı şeylerin hiçbir yere götürmemesi gerekir.

Bir şarkının.

Bir resmin.

Bir öğleden sonranın.

Birinin yüzüne uzun uzun bakmanın.

Yağmurun sesini dinlemenin.

Sırf hoşumuza gittiği için başka bir sokaktan eve dönmenin.

Belki de bunların değeri tam olarak hiçbir işe yaramamalarındadır.

Çünkü insan yalnızca hedeflere ulaşmak için yaşayan bir organizma değildir.

Bazen yaşadığını hissetmek için de yaşar.


Burada duyguların başına ilginç bir şey geliyor.

Çocukken onları açıklamak zorunda değiliz.

Korkarız.

Seviniriz.

Merak ederiz.

Birini özleriz.

Bir şeyi çok severiz.

Bazen nedenini bile bilmeyiz.

Kimse sekiz yaşındaki bir çocuğa dönüp:

“Bu heyecanın sana uzun vadeli katkısı nedir?”

diye sormaz.

Ama yetişkin olduğumuzda kendimize bunu sormaya başlarız.

Duygularımız mahkemeye çıkarılır.

Mantık kürsüye oturur.

Ve her duygu kendisini savunmak zorunda kalır.

“Neden üzgünsün?”

“Neden hâlâ bunu düşünüyorsun?”

“Bunu özlemenin sana ne faydası var?”

“Geçmiş artık geçmiş değil mi?”

“Bunun üzerine düşünerek ne kazanacaksın?”

Sonunda insan kendi içinde tuhaf bir disiplin kurar.

Mantıklı olmayan duyguları susturmaya başlar.

Ama duygular yok olmaz.

Sadece yeraltına iner.


Belki yetişkinliğin bazı dönemlerinde yaşadığımız o tarif edilemeyen boşluk da biraz buradan gelir.

Hayat düzgün çalışıyordur.

Faturalar ödeniyordur.

İşler hallediliyordur.

Program işlemektedir.

İnsan makul kararlar vermektedir.

Ama içeride bir şey sessizce soruyordur:

“Ben bütün bunların neresindeyim?”

Çünkü verimli bir hayat ile canlı bir hayat aynı şey değildir.

İnsan her şeyi doğru yapıp yine de hayatının dışında kalabilir.

Belki sanatın başladığı yer de tam burasıdır.

Sanat bize bir şey öğretmek zorunda değildir.

Bizi geliştirmek zorunda değildir.

Bir probleme çözüm üretmek zorunda değildir.

Bazen yalnızca içimizde henüz adı olmayan bir şeyi görünür hale getirir.

Bir tabloya bakarız ve neden olduğunu bilmeden içimiz sıkışır.

Bir cümlede yıllardır taşıdığımız ama söyleyemediğimiz bir şeyi buluruz.

Bir şarkı bize çoktan unuttuğumuzu sandığımız birini hatırlatır.

Bunların hiçbiri verimli değildir.

Ama hepsi insandır.


Belki olgunlaşmak duygulardan kurtulmak değildir.

Belki tam tersidir.

Onları çocukluk kalıntıları gibi görmeden taşıyabilecek kadar büyümektir.

Mantığın bize söylediği şeyleri dinlerken, içimizde mantıklı olmak zorunda olmayan başka bir hayatın da bulunduğunu kabul etmektir.

Çünkü insan yalnızca kararlarından oluşmaz.

Özlemlerinden de oluşur.

Korkularından.

Heveslerinden.

Saçma tutkularından.

Sebepsiz sevinçlerinden.

Bazen hiçbir yere varmayan yürüyüşlerinden.

Ve belki yaş ilerledikçe korumamız gereken şey gençliğimiz değildir.

Bir şeyin ne işe yaradığını sormadan önce, bize ne hissettirdiğini sorabilme yeteneğimizdir.

Çünkü hayatın sonunda her şeyin bir işe yaramış olması gerekmeyebilir.

Bazı şeylerin yalnızca yaşanmış olması yeterlidir.

0 beğeni

Paylaş

Yazıyı dilediğin platformda paylaş.

Yorumlar
Henüz yorum yok.