1 Mayıs
Tarih çoğu zaman yukarıdan yazılır.
Tahtlardan, saraylardan, savaş odalarından, imza masalarından, büyük servetlerin sessiz odalarından ve insan kalabalıklarını yalnızca sayı olarak gören iktidar akıllarından.
Bu yüzden insanlığın hikâyesi bize uzun süre kralların, padişahların, imparatorların, komutanların, bankerlerin, patronların ve büyük isimlerin hikâyesiymiş gibi anlatıldı. Sanki dünya onların iradesiyle kurulmuş, onların kararlarıyla dönmüş, onların gölgesiyle büyümüş gibi.
Ama sormak gerekir.
O sarayları kim yaptı?
O yolları kim döşedi?
O şehirleri kim kurdu?
O fabrikaları kim çalıştırdı?
O sofraları kim hazırladı?
O tren raylarını kim taşıdı?
O madenlere kim indi?
O tarlalara kim eğildi?
O gökdelenlerin iskeletinde kimin beli kırıldı?
Tarih, büyük adamların hikâyesi gibi anlatıldı; ama dünyanın gerçek omurgası çoğu zaman adı bilinmeyen insanların sırtında yükseldi.
Bir Mayıs, işte o insanların günüdür.
Yılın geri kalanında emeği görünmez kılan, insanı çalışma saatlerine, maaş bordrolarına, performans tablolarına, üretim hedeflerine, kiraya, faturaya, borca ve tükenen bedenlere indirgeyen kapitalist dünyanın takviminden insana geri alınmış bir gündür.
Bir gün.
Sadece bir gün.
Ama bazen bir gün, bütün bir düzenin yalanını göstermek için yeterlidir.
Çünkü Bir Mayıs, yalnızca işçinin ve emekçinin bayramı değildir. Bir Mayıs, insanın dünyaya şunu hatırlattığı gündür:
Ben yalnızca çalışan bir beden değilim.
Ben bu hayatı mümkün kılan insanım.
Bu cümle basit değildir.
Çünkü kapitalizm insanı çalıştırırken onu görünmez kılmayı sever. Emeği över, ama emekçiyi yoksul bırakır. Alın terinden ahlak üretir, ama alın terinin karşılığını vermemek için bin türlü gerekçe bulur. Çok çalışmayı erdem sayar, tükenmeyi fedakârlık diye parlatır, itirazı nankörlük gibi gösterir.
Oysa insan çalışmaya karşı değildir.
İnsan sömürülmeye karşıdır.
İnsan üretmeye karşı değildir.
İnsan, ürettiği dünyanın dışında bırakılmaya karşıdır.
İnsan emeğiyle var olmaya karşı değildir.
İnsan, emeğinin başkasının servetine, gösterişine ve iktidarına dönüştürülmesine karşıdır.
Bu farkı görmek gerekir.
Çünkü bir düzen çalışmayı kutsayıp çalışan insanı unutuyorsa, orada ahlak yoktur; disiplin vardır. Bir düzen alın terinden söz edip alın terinin karşılığını vermiyorsa, orada saygı yoktur; ikiyüzlülük vardır. Bir düzen emeği yüceltip emekçinin sesini bastırıyorsa, orada bayram değil; bastırılmış bir hakikat vardır.
Bir Mayıs, o hakikatin sesidir.
İnsanlık tarihi yalnızca yönetenlerin tarihi değildir. İnsanlık tarihi, sabah karanlığında yola çıkanların, gece vardiyasında gözünü açık tutmaya çalışanların, çocuğuna daha iyi bir hayat bırakmak için kendi hayatından eksiltenlerin, toprağa eğilenlerin, makine başında duranların, hastaya bakanların, sınıfta anlatanların, sokakları temizleyenlerin, yemek yapanların, kod yazanların, yük taşıyanların, ev içinde görünmeyen emeğiyle hayatı ayakta tutanların da tarihidir.
Belki de asıl tarih budur.
Çünkü dünya yalnızca karar verenlerle kurulmaz.
Dünya, her sabah yeniden başlayanlarla kurulur.
Bir fabrikanın ışıkları yandığında, orada yalnızca üretim başlamaz; bir insanın ömründen bir parça daha sisteme girer. Bir plaza kapısı açıldığında, yalnızca mesai başlamaz; bir beden daha kendi zamanını başkasının düzenine teslim eder. Bir çocuk okula gittiğinde, bir hasta iyileştiğinde, bir yol tamamlandığında, bir sofra kurulduğunda, bir şehir temiz kaldığında, bir ev ayakta durduğunda, orada görünmeyen bir emek vardır.
Ve görünmeyen emek, görünmediği için değersiz değildir.
Tam tersine, dünyanın en büyük yalanı burada başlar: En çok ihtiyaç duyulan insanlar, çoğu zaman en kolay unutulan insanlardır.
Bir toplumun gerçek yüzü, en güçlülerinin ne kadar zengin olduğunda değil, en çok çalışanlarının ne kadar onurlu yaşayabildiğinde görünür.
Bir insan çalıştığı halde yoksul kalıyorsa, orada bireysel başarısızlık değil, ahlaki bir çürüme vardır.
Bir insan bütün ömrünü verdiği halde güvencesiz yaşıyorsa, orada kader değil, düzen vardır.
Bir insan şehirleri kurduğu halde o şehirlerde kendine yer bulamıyorsa, orada ilerleme değil, gasp vardır.
Bir insan başkalarının konforunu mümkün kıldığı halde kendi hayatında huzur bulamıyorsa, orada kalkınma değil, insanın içinden geçirilmiş bir sömürü vardır.
Bu yüzden Bir Mayıs rahatsız edicidir.
Rahatsız etmelidir.
Çünkü bazı gerçekler, ancak huzuru bozduğunda görünür hale gelir.
Bir Mayıs, yılın geri kalanında susturulmuş bir sorunun meydana, sokağa, hafızaya ve vicdana geri dönmesidir:
İnsan çalışarak neden hâlâ onurlu bir hayat kuramıyor?
Bu soru yalnızca ekonomi sorusu değildir.
Bu soru insanlık sorusudur.
Çünkü emek yalnızca para kazanma biçimi değildir. Emek, insanın dünyaya temas etme biçimidir. İnsan bir şeyi ürettiğinde, onardığında, taşıdığında, büyüttüğünde, öğrettiğinde, koruduğunda, temizlediğinde, iyileştirdiğinde yalnızca iş yapmaz; dünyada bir iz bırakır.
Ama kapitalizm bu izi insandan koparmaya çalışır.
İnsana emeğinin anlamını değil, fiyatını gösterir. Zamanını değil, ücretini gösterir. Yorgunluğunu değil, performansını ölçer. Hayalini değil, verimliliğini sorar. Sonra da insana şunu fısıldar:
Daha çok çalışırsan daha iyi yaşayacaksın.
Oysa milyonlarca insan artık çok iyi biliyor ki, bazen insan daha iyi yaşamak için çalışırken, çalışmaktan yaşayamaz hale gelir.
Bu çağın en büyük trajedilerinden biri budur.
İnsan hayatını kazanmak için hayatını kaybeder.
Sabah çıkar, akşam döner. Bedeni yorulur, zihni dağılır, ruhu susar. Kendisine ait olması gereken saatler, başka bir düzenin ihtiyacına yazılır. Günler geçer, aylar geçer, yıllar geçer. Sonra insana emeklilik, sabır, kanaat, sadakat ve şükür anlatılır.
Ama kimse şu soruyu sormak istemez:
Bir insanın bütün ömrünü tüketen bir düzen, ona hangi ahlakla sabır öğütleyebilir?
Bir Mayıs bu yüzden yalnızca bir kutlama değildir.
Bir Mayıs, insanın onurunu geri çağırdığı gündür.
Onurun ekonomisi, insanı yalnızca üretim gücü olarak görmez. İnsanın yorulabileceğini, hastalanabileceğini, yaşlanabileceğini, düşünebileceğini, sevebileceğini, dinlenmeye ihtiyaç duyabileceğini, yalnızca işlevinden ibaret olmadığını kabul eder.
Çünkü insan makine değildir.
İnsan, sistemin açıklarını kapatmak için yaratılmış sessiz bir kaynak değildir. İnsan, başkasının kâr oranına göre değeri artıp azalan bir araç değildir. İnsan, yalnızca işe yaradığı sürece görülmeyi hak eden bir varlık değildir.
İnsan, çalışmadan önce de insandır.
Çalışırken de insandır.
Çalışamaz hale geldiğinde de insandır.
Bir toplum bunu unutuyorsa, orada yalnızca ekonomik kriz yoktur; ruhsal ve ahlaki bir çöküş vardır.
Bir Mayıs, bu çöküşe karşı dik duranların günüdür.
Madencinin, işçinin, öğretmenin, hemşirenin, kuryenin, garsonun, çiftçinin, temizlik görevlisinin, yazılımcının, fabrika işçisinin, göçmen emekçinin, ev işçisinin, bakım verenin, annelerin, babaların, genç çalışanların, işsiz bırakılmışların, hakkı yenmişlerin, sesi duyulmamışların, “idare et” denilerek ömrü ertelenmiş insanların günüdür.
Ama yalnızca onların değil.
Dünyayı taşıyan herkesin günüdür.
Çünkü emek yalnızca fabrikada değildir.
Emek evdedir.
Emek tarladadır.
Emek hastanededir.
Emek okulda, mutfakta, sokakta, bilgisayar başında, direksiyon başında, kasada, inşaat iskelesinde, atölyede, depoda, limanda, gece vardiyasında ve kimsenin görmediği arka odalardadır.
Dünya, görünmeyen emekle döner.
Ve o emek olmadan hiçbir iktidar kalıcı değildir.
Hiçbir saray ayakta kalmaz.
Hiçbir fabrika çalışmaz.
Hiçbir şehir uyanmaz.
Hiçbir tarih yazılmaz.
Buna rağmen tarih, emeği çoğu zaman dipnot yapar. Büyük isimleri başlığa taşır, isimsiz insanları arka plana iter. Bir kralın adı bilinir, ama onun sarayını yapan ustanın adı bilinmez. Bir komutanın zaferi anlatılır, ama o savaşta ölen yoksul çocukların yüzü hatırlanmaz. Bir şirketin büyümesi övülür, ama o büyümenin altında kaç insanın zamanı, sağlığı ve hayatı ezildi, çoğu zaman sorulmaz.
Bir insanın adını tarihe yazdıran şey, başka insanların hayatından alınmışsa, o başarı gerçekten kime aittir?
Bu soru ağırdır.
Ama sorulmalıdır.
Çünkü dünyanın bütün ihtişamı, birilerinin görünmez emeği üzerine kurulduysa, o ihtişamın altında bir borç vardır.
Bir Mayıs, bu borcun hatırlanmasıdır.
Bugün de insan çalışıyor.
Bugün de insan yoruluyor.
Bugün de insan kendisine ait olmayan hedefler için kendi ömründen veriyor.
Bugün de bazı insanlar başkalarının zenginliğini büyütürken kendi hayatını küçültüyor.
Bugün de bazı insanlar hayatta kalmakla yaşamak arasındaki farkı her gün bedeninde hissediyor.
Ama yine de insan dik durabilir.
Bütün yorgunluğuna rağmen.
Bütün haksızlıklara rağmen.
Bütün eksik maaşlara, geç kalmış adaletlere, küçümsenen mesleklere, tüketilmiş bedenlere, yarım kalmış hayallere rağmen.
İnsan hâlâ dik durabilir.
Çünkü onur, insanın sahip olduklarından önce gelir. Onur, insanın kendisini satmayan tarafıdır. Her şeyin fiyatı konuşulurken bile bazı şeylerin bedelini parayla ölçmeyi reddeden iç sestir.
Bir insanın emeğiyle yaşaması, yalnızca geçim meselesi değildir.
Ahlaki bir duruştur.
Dünyaya karşı sessiz ama güçlü bir cümledir:
Ben buradayım.
Ben çalıştım.
Ben taşıdım.
Ben kurdum.
Ben büyüttüm.
Ben onardım.
Ben sustum ama yok olmadım.
Bu yüzden Bir Mayıs, yalnızca emeğin bayramı değil; insan onurunun hatırlanma günüdür.
Bugün bize şunu söyler:
Dünyayı yalnızca sermaye kurmadı.
Dünyayı yalnızca krallar yönetmedi.
Dünyayı yalnızca patronlar büyütmedi.
Dünyayı yalnızca büyük isimler taşımadı.
Dünyayı ismi bilinmeyen insanlar kurdu.
Taş taşıyanlar.
Ekmek yapanlar.
Çocuk büyütenler.
Toprak sürenler.
Makine başında bekleyenler.
Gece nöbet tutanlar.
Hasta bakanlar.
Yol yapanlar.
Kod yazanlar.
Temizleyenler.
Taşıyanlar.
Öğretenler.
Direnenler.
Ve sabah yeniden kalkıp hayatı mümkün kılanlar.
Tarih isterse onları dipnot yapsın.
Dünya onların omuzlarında döndü.
Bir Mayıs’ın anlamı burada saklıdır. İnsan, yılda en az bir gün, kendisini yalnızca çalışan bir beden olarak değil, tarihin gerçek taşıyıcısı olarak görür. Kendi emeğinin, kendi yorgunluğunun, kendi direncinin ve kendi onurunun büyük hikâyenin dışında olmadığını hatırlar.
Çünkü emek, insanın dünyaya attığı sessiz imzadır.
Ve o imza olmadan hiçbir medeniyet tamamlanmaz.
Bugün geçmişin mücadelesini anma günü olduğu kadar, geleceğe sorulmuş bir sorudur:
İnsan, emeğiyle var olduğu bir dünyada onuruyla yaşayabilecek mi?
Yoksa çalışarak hayatta kalmaya çalışırken, hayatın kendisini mi kaybedecek?
Bu soru hâlâ önümüzde duruyor.
Ve her Bir Mayıs’ta insanlık, kapitalist dünyanın bütün gürültüsüne rağmen aynı cevabı yeniden arıyor:
Daha adil bir hayat mümkün mü?
Daha onurlu bir ekonomi mümkün mü?
İnsanın yalnızca ürettiği kadar değil, var olduğu için de değerli olduğu bir dünya mümkün mü?
Ben cevabın hâlâ insanda olduğuna inanıyorum.
Çünkü insan, bütün sömürü düzenlerine rağmen yalnızca para için çalışan bir varlığa indirgenemedi. Hâlâ adalet istiyor. Hâlâ anlam arıyor. Hâlâ emeğinin karşılığında yalnızca ücret değil, saygı da bekliyor. Hâlâ çocuğuna daha iyi bir dünya bırakma hayali kuruyor. Hâlâ yorgun ellerinin içinde bir gelecek taşıyor.
Ve hâlâ, bütün kırılmalara rağmen, dik durabiliyor.
Belki tarih kralların isimlerini daha büyük harflerle yazacak.
Ama hayatı ayakta tutanlar, çoğu zaman o harflerin altında ezilen isimsiz insanlardı.
Bir Mayıs, işte o isimsiz insanların günüdür.
Ve bugün dünya, bir anlığına da olsa, kendi gerçek taşıyıcılarını hatırlamak zorundadır.
Paylaş
Yazıyı dilediğin platformda paylaş.