Sınırın İçindeki Sonsuzluk
Bilinç, kendini tanımaya yöneldiğinde çoğu zaman aynı noktaya geri döner. Düşünceler değişir, sorular derinleşir; fakat bu hareketin arkasında hep sabit kalan bir merkez vardır. Zihin, bu merkezi aşmaya çalıştıkça onunla daha fazla karşılaşır. Çünkü her fark ediş, aynı zamanda bir sınırın içinden gerçekleşir.
Bu sınır ilk bakışta daraltıcı gibi görünür. Anlamak, ayırmak ister; ayırmak ise bir çizgi gerektirir. Bilinç de kendini anlamlandırmaya çalışırken fark etmeden bu çizgileri çoğaltır. Genişlemek isterken, biçim kazanır.
Yine de bazen, düşüncenin geri çekildiği kısa anlar olur. Ne bir yargı vardır orada, ne de bir duygulanım. Sanki bilinç, kendini tanımlamayı bıraktığı bir aralıkta durur. O aralıkta “ben” dediğimiz şey, kesinliğini kaybeder; bir kimlik olmaktan çok, geçici bir anlatı gibi hissedilir.
Bu fark ediş bir kopuş yaratmaz. Daha çok, alışıldık çerçevelerin saydamlaşması gibidir. Sınır ortadan kalkmaz; ama katı olmaktan çıkar. Ve bu saydamlıkta, sonsuzluk dışarıda aranan bir yer olmaktan çok, içeride açılan bir genişlik olarak sezilir.
Zihin bu durumu kavramaya çalıştığında geri çekilir. Çünkü burada bilen ile bilinen arasındaki ayrım zayıflar. Anlam çözülmez; yalnızca sessizleşir. Geriye kalan şey, bir yokluk hissi değil, adlandırılmamış bir doluluk gibidir. Müziğin sustuktan sonra odada bıraktığı titreşim gibi — sözsüz ama fark edilir.
Belki de farkındalık, ulaşılması gereken bir hâl değildir. Daha çok, zaten var olan bir sessizliğin fark edilmesidir. Zihin bu sessizlikte tutunacak bir merkez bulamaz; bu yüzden onu çoğu zaman tehdit olarak algılar. Oysa kaybolan şey varlık değil, yalnızca biçimdir.
Düşüncenin gevşediği bu noktada bazen tuhaf bir rahatlama belirir. Bu ne mutluluk, ne de huzur olarak adlandırılabilir. Bir isimle çağrılmak istemez. Tanımlandığında dağılır; bırakıldığında ise kendiliğinden sürer.
Ve o an, sınır hâlâ oradadır. Ama artık bir engel gibi durmaz. İçinden bakıldığında, sonsuzluk sessizce sızar.