Algının Muhasebesi: Ne Kadarını Görüyoruz?

Leon VarisSayı 517 Ocak 2026

2026’ya bir takvim gibi değil, bir tempo gibi girdik. Daha yılın başında bile dünya “olay” üretmekten çok “hız” üretiyor gibiydi; sanki her şey aynı anda oluyordu ve biz bir yerden tutunmazsak savrulacaktık. Bu yüzden çoğumuz, olup biteni anlamaktan önce onu taşımaya çalıştık. Taşımak zorunda kaldığımız şeyse yalnızca haberler değildi; haberlerin içimize bıraktığı ağırlık, tedirginlik, öfke, bazen de tuhaf bir uyuşma hâliydi.

Birkaç başlık bir anda zihnin merkezine yerleşti: güç gösterileri, rejimlerin sarsılması, ekonomilerin yön değiştirmesi, sokakların taşması, ekranlara düşen acı görüntüler… Ve bu başlıklar büyüdükçe insanın rolü de sessizce değişti. Artık mesele “dünyada ne oluyor?” sorusuna cevap bulmak değil; “bana düşen dünya parçası ne?” sorusunu fark edebilmek. Çünkü günün sonunda hepimiz aynı gezegende yaşamıyoruz; aynı gezegenin, algoritmalarla, korkularla, alışkanlıklarla, seçici dikkatle parçalanmış farklı kopyalarında yaşıyoruz.

Algı burada devreye giriyor. Algı, yalnızca dışarıdaki gerçekliği seçip sadeleştiren bir filtre değil; aynı zamanda hangi duyguyla bakacağımızı, hangi hızla tepki vereceğimizi ve hangi sonuca varacağımızı da belirleyen bir çerçeve. O çerçeve oturduğunda, dünya bir süre sonra “olduğu şey” olmaktan çıkıp “bizde bıraktığı iz”e dönüşüyor. İşte muhasebe dediğim şey tam burada başlıyor: Ne kadarını görüyoruz gerçekten? Ve daha önemlisi, görmediğimiz ne kadar büyük bir alanı “dünya” diye tamamlıyoruz?

Belki de 21. yüzyılda insanın rolü, olayları ezberlemek değil; algının hesabını tutmak. Çünkü denge dediğimiz şey, dünyanın sakinleşmesiyle değil, zihnin hangi parçayı merkeze aldığını bilmesiyle kuruluyor.

Denge dediğimiz şey, dünyanın sakinleşmesiyle değil, zihnin hangi parçayı merkeze aldığını bilmesiyle kuruluyor. Çünkü algı yalnızca seçmez; seçtiğini büyütür. Bir başlığı “önemli” yapan şey çoğu zaman onun büyüklüğü değil, bizim ona kaç kez, hangi duyguyla ve hangi tekrar aralığıyla maruz kaldığımızdır. Aynı olay, birinin zihninde “dünya bitiyor” hissine dönüşürken, bir başkasında “dünya değişiyor” cümlesi olarak kalabilir. Aradaki fark bilgi farkı değildir; çoğu zaman çerçeve farkıdır.

Bu çerçeve, hafızanın ve alışkanlığın üzerine kurulur. Zihin, her gün aynı saatlerde aynı akışa bakıyorsa, aynı tür içeriklerle besleniyorsa, aynı duygusal tonlarla temasa geçiyorsa; bir süre sonra dünya, o tonun içinde görünür hale gelir. O yüzden çağın en büyük yanılsamalarından biri şudur: “Ben dünyayı takip ediyorum.” Oysa çoğu zaman takip ettiğimiz şey dünya değil; dünyanın bize seçilip paketlenmiş hâlidir. Seçim dışarıda yapılır gibi görünür; ama asıl seçim içeride tamamlanır. Çünkü algı, gördüğünü “açıklamak” için hemen bir hikâye arar.

İşte muhasebe burada başlar: Algı bir gün içinde kaç kez “hüküm” veriyor? Kaç kez “kesin” konuşuyor? Kaç kez boşlukları kendi ezberleriyle dolduruyor? İnsan bir haberi okur, bir görüntü görür ve zihninde sessizce bir cümle belirir: “Demek ki dünya şu yöne gidiyor.” Bu cümle çoğu zaman aceledir. Çünkü algı, belirsizliği sevmez; belirsizlik varken hızlanır. Hızlandığında da en yakın açıklamayı bulur. En yakın açıklama da çoğu zaman en doğru olan değil, en tanıdık olandır.

Bu yüzden algının en tehlikeli yanı “yanlış görmek” değildir; “eksik görüp tamamlamak”tır. İnsan eksik gördüğünün farkında değildir; çünkü tamamladığı şey ona gerçek gibi gelir. Bir parçayı büyütür, gerisini unutursun; sonra büyüttüğün parçayı bütün sanırsın. Bu mekanizma bireysel hayatta küçük hatalar üretir, kolektif hayatta büyük kırılmalar. Çünkü herkes, kendi gördüğü parçayı “gerçeğin kendisi” sanmaya başladığında, ortak bir dünya dili de kaybolur. Aynı olay olur, ama aynı dünyada yaşanmıyormuş gibi.

O halde 2026’ya dair asıl soru “ne olacak?” değil; “ben neye bakıyorum?” sorusudur. Çünkü bakış, duyguyu belirler; duygu, tepkiyi belirler; tepki, gerçekliğin bir sonraki hâlini doğurur. Algı bu zincirin başında durur. Ve zincirin başında durduğu için, onu fark etmek bir tür güçtür. Güç dediğim, olayları kontrol etmek değil; olayların seni hangi noktadan yakaladığını bilmek.

Bazen insanın tek yapabileceği şey, algının hızını bir anlığına düşürmektir. Bir başlığı gördüğünde hemen karar vermemek. Bir görüntüye maruz kaldığında hemen “bu dünyanın gerçeği” dememek. Bir cümleyi okuduğunda, “bu sadece bir parça” diyebilmek. Bu küçük mesafe, insanın iç dünyasında büyük bir fark yaratır. Çünkü algı hızlandığında dünya büyür; algı yavaşladığında dünya yeniden ölçek kazanır.

Algının muhasebesi, günün sonunda şuna benzer bir soruyla kapanır: Bugün gördüğüm şeylerin ne kadarı veri, ne kadarı yorum, ne kadarı da korkunun eklediği gölgedi? Bu soru basit gibi durur ama bir tür iç denge sağlar. Çünkü insan ancak gördüğünün “tamamlanmış” olduğunu fark ettiğinde, gördüğünü yeniden seçebilir. 21. yüzyılda insanın rolü belki de budur: dünyayı düzeltmekten önce, kendi algısının hangi dünyayı ürettiğini görmek.

0 beğeni
Yorumlar
Henüz yorum yok.