Algı Düşüncenin Yerini Ne Zaman Alır?
Algı, insanın düşünce sistemine yerleştirilmiş bir cihaz gibidir. Üzerinde fikrimiz olmayan ve daha önce düşünmediğimiz her şeyi kontrol edebilecek güce sahiptir. Bunun nedeni algının düşünceden önce çalışmasıdır. İnsan zihni dünyayla doğrudan temas kurmaz; temas sandığımız şey, algının süzgecinden geçmiş bir temsildir. Bu temsil, ham gerçeklikten çok daha az bilgi içerir ama zihnin işini kolaylaştırır.
Beyin, hayatta kalabilmek için dünyayı sadeleştirmek zorundadır. Aynı anda gelen binlerce uyaranın tamamını bilinç alanına taşıyamaz. Bu yüzden algı, dikkatle birlikte çalışarak neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna karar verir. İlk başta bu mekanizma bir avantajdır. Tehlikeyi hızlı fark etmek, gereksiz ayrıntıları elemek ve enerjiyi korumak için gereklidir.
Sorun, bu mekanizmanın zamanla sorgulanmadan kabul edilmesidir. Zihin, algının sunduğu çerçeveyi gerçekliğin kendisi sanmaya başlar. Böylece düşünce özgürce dolaştığını zannederken, aslında algının çizdiği sınırlar içinde hareket eder. İnsan çoğu zaman ne düşündüğünü değil, neyin düşünülmesine izin verildiğini fark etmez.
Algı yalnızca gördüğümüz şeyi belirlemez; hangi soruları sorabileceğimizi de belirler. Bir durum “doğal” gelir, bir tepki “kaçınılmaz” görünür, bir fikir “mantıklı” bulunur. Oysa bunların büyük kısmı, daha önce yerleşmiş algı kalıplarının sonucudur. Zihin, bu kalıpların içinden geçerken kendisini aktif sanır ama çoğu zaman sadece tanıdık yolları tekrar eder.
Modern yaşamda bu süreç daha da yoğunlaşır. Sürekli bölünen dikkat, hızlanan bilgi akışı ve anında tepki beklentisi, algının filtreleme hızını artırır. Algı artık yalnızca koruyucu bir mekanizma değildir; aynı zamanda yön̈önlendirici bir güce dönüşür. Ne kadar süre odaklanabileceğimizi, hangi duyguların öne çıkacağını ve hangi düşüncelerin yüzeyde kalacağını büyük ölçüde belirler.
Bu yüzden günümüzde düşünmek ile tepki vermek arasındaki fark giderek silikleşir. İnsanlar düşündüklerini sanırken, çoğu zaman yalnızca algılarının ürettiği ilk izlenimlere yanıt verir. Algı burada sessizce çalışır; fark edilmez, sorgulanmaz ve genellikle görünmez kalır.
Bu görünmezlik hali, algının gücünü artırır; çünkü fark edilmeyen bir mekanizma, nadiren sorgulanır.. Bu noktada mesele algıdan kurtulmak değildir. Çünkü algı, zihnin dünyayla temas kurma biçimidir ve bu temas ortadan kaldırıldığında geriye düşünce değil, kopukluk kalır. Asıl sorun, algının ne zaman düşüncenin yerine geçtiğini fark edememektir. Algı, ilk izlenimi üretir; düşünce ise bu izlenimi sınar. Günlük hayatın hızında çoğu zaman bu sınama gerçekleşmez. Algı, düşünceye gerek kalmadan karar verir, yön tayin eder ve çoğu durumda bu süreci doğal kabul ederiz. İşte algının kontrol gücü tam da burada başlar: fark edilmediği yerde.
Belki de özgürlük dediğimiz şey, algının ortadan kalkması değildir. Daha çok, algının devreye girdiği anı fark edebilme becerisidir. Zihnin kendisine sunulan ilk çerçeveyi otomatik olarak kabul etmediği, durup bir adım geri çekildiği o kısa an. Bu sayı, tam olarak bu aralığı genişletmeye çalışıyor. Algının dünyasında yaşadığımızı inkâr etmeden, onun nasıl çalıştığını, hangi koşullarda düşüncenin yerini aldığını ve ne zaman sınır çizdiğini anlamaya çalışıyoruz.