Roma'dan Twitter'a Uzanan Linç Tarihi

Leon VarisSayı 77 Haziran 2026

İnsanlığın sorunu karanlığın varlığı mı, yoksa kendi karanlığını tanımaktan sürekli kaçması mı?

Belki de bu soruyu sormadan ne kötülüğü anlayabiliriz ne de linç kültürünü.

Çünkü insan uzun zamandır karanlığı dışarıda arıyor.

Suçlularda.

Katillerde.

Diktatörlerde.

Zalimlerde.

Oysa insanı anlamaya çalışan psikologlar, filozoflar, sanatçılar ve yazarlar yıllardır başka bir yere işaret ediyor.

Karanlık yalnızca başkalarında değildir.

İnsanın içinde de yaşar.

Kıskançlık olarak.

Öfke olarak.

İntikam isteği olarak.

Güç arzusu olarak.

Kendini üstün görme ihtiyacı olarak.

Başkalarının düşüşünden gizlice tatmin olma duygusu olarak.

İşte belki de en tehlikeli olan budur.

Çünkü insan kendi karanlığını tanımadığında, onun tarafından yönetilmeye başlar.

Ve çoğu zaman bunu fark etmez.

Tarih boyunca kalabalıklar birçok şey yaptı.

Şehirler kurdu.

Medeniyetler inşa etti.

Bilim üretti.

Sanat yarattı.

Fakat kalabalıkların çok eski bir alışkanlığı da vardı.

Kendilerine kurban seçmek.

Roma'da arenalar doluyordu.

İnsanlar gladyatörlerin ölümünü izlemek için toplanıyordu.

Orta Çağ'da meydanlar doluyordu.

Cadılar, sapkınlar ve günahkâr ilan edilen insanlar kalabalığın önüne çıkarılıyordu.

Yüzyıllar geçti.

Meydanlar değişti.

Teknoloji değişti.

Ama insanın içindeki bazı dürtüler aynı kaldı.

Bugün arenaların yerini ekranlar aldı.

Meydanların yerini sosyal medya akışları.

Gladyatörlerin yerini ise görünür insanlar.

Bir sanatçı.

Bir sporcu.

Bir gazeteci.

Bir akademisyen.

Bir siyasetçi.

Bir influencer.

Ve bazen yalnızca yanlış bir cümle kurmuş sıradan bir insan.

Bir hata ortaya çıkıyor.

Sonra insanlar toplanıyor.

Fakat ilginç olan şey, çoğu zaman hatanın kendisi değil.

Hatanın yarattığı fırsat.

Çünkü bir insan düştüğünde, başka insanlar kısa süreliğine rahatlıyor.

Yüksek görünen biri aşağı iniyor.

Örnek gösterilen biri kusurlu çıkıyor.

Hayranlık duyulan biri yanılıyor.

Ve kalabalık derinlerde bir yerde şu cümleyi kuruyor:

"Demek ki o da benim gibi."

Belki de toplumun bazı insanları sürekli gözlemlemesinin nedeni onları sevmek değildir.

Belki de hata yapmalarını beklemektir.

Çünkü kusursuz görünen insanlar, kendi eksiklerimizi hatırlatır.

Onların düşüşü ise bizi rahatlatır.

Bu yüzden linç kültürü yalnızca öfke ile açıklanamaz.

İçinde kıskançlık vardır.

Hayal kırıklığı vardır.

Yetersizlik hissi vardır.

Aidiyet ihtiyacı vardır.

Ve çoğu zaman insanın kendi gölgesi vardır.

Üstelik bu durum yalnızca sosyal medyada yaşanmaz.

Futbol tribünlerinde de yaşanır.

Siyasette de.

İş hayatında da.

Ailelerin içinde de.

Bir oyuncu gol kaçırır.

Bir kaleci hata yapar.

Bir düşünür yanlış bir cümle kurar.

Bir sanatçı beklentileri karşılayamaz.

Ve bir anda kalabalık harekete geçer.

Çünkü mesele çoğu zaman olayın kendisi değildir.

O olayın insanların içinde uyandırdığı duygulardır.

İnsanların çocukluklarından beri duyduğu bazı cümleler vardır.

"Hata yapmaktan korkma."

"Hatasız insan olmaz."

"İnsan hatalarından öğrenir."

Fakat gerçek hayat çoğu zaman bunun tam tersini öğretir.

Okul hata yapanı cezalandırır.

İş hayatı hata yapanı cezalandırır.

Toplum hata yapanı cezalandırır.

Sosyal medya ise hata yapanı teşhir eder.

Bu yüzden birçok insan hata yapmaktan değil, hata yaparken görülmekten korkar.

Belki de bu nedenle giderek daha az cesur insan görüyoruz.

Çünkü hata yapma hakkını kaybeden toplumlar, cesur karakterler üretmekte zorlanır.

Yanılma ihtimali olmayan yerde düşünce gelişmez.

Risk olmayan yerde yaratıcılık gelişmez.

Kusur olmayan yerde insan da gelişmez.

Fakat bütün bunlardan daha tehlikeli olan başka bir şey vardır.

İnsan kendi karanlığını anlamak yerine, onun bir parçasına dönüşebilir.

Oysa karanlığı anlamak, ona teslim olmak değildir.

Tam tersine.

Karanlığı anlamak, onu yönetebilmenin ilk şartıdır.

İnsan neden suç işler?

Neden acımasızlaşır?

Neden nefret eder?

Neden başkasının düşüşünden tatmin olur?

Bu soruların cevabını aramayan toplumlar, yalnızca sonuçlarla uğraşır.

Sebeplerle değil.

Belki de linç kültürü dediğimiz şey, insanlığın kendi gölgesinden kaçma biçimlerinden biridir.

Çünkü başkalarını yargılamak, kendini anlamaktan daha kolaydır.

Başkalarının kusurlarını görmek, kendi kusurlarını görmekten daha az acı verir.

Ve kalabalığın içinde bağırmak, insanın kendi iç sesiyle yüzleşmesinden daha konforludur.

Bu yüzden mesele sosyal medya değildir.

Mesele teknoloji değildir.

Mesele insanın kendi karanlığıyla kurduğu ilişkidir.

Roma'dan Twitter'a uzanan çizgide değişen şey araçlar oldu.

Değişmeyen ise insanın kendisi.

Ve belki de bugün hâlâ cevaplamamız gereken en önemli soru şudur:

İnsanlığın sorunu karanlığın varlığı mı, yoksa kendi karanlığını tanımaktan sürekli kaçması mı?

0 beğeni

Paylaş

Yazıyı dilediğin platformda paylaş.

Yorumlar
Henüz yorum yok.