Biz Sadece Birer Anketiz

Leon VarisSayı 721 Mayıs 2026

İnsanlık tarihi boyunca gücü eline geçiren hemen her yapı, bir noktadan sonra kendi varlığını korumayı toplumun önüne koydu. Krallar değişti, rejimler değişti, ideolojiler değişti, sloganlar değişti; ama iktidarın insan üzerindeki iştahı pek değişmedi.

Çünkü güç çoğu zaman hizmet etmekten çok, sürdürülmek ister.

Bu yüzden siyaset uzun zamandır toplumun ortak aklını büyütmeye çalışan bir alan olmaktan çok, insan davranışlarını yönetme mekanizmasına dönüşüyor. İnsanların ne düşündüğünden çok, neye tepki vereceği hesaplanıyor. Hangi korkunun daha etkili olduğu, hangi söylemin daha fazla oy getirdiği, hangi gerilimin daha uzun süre canlı tutulabileceği ölçülüyor.

Ve belki de bu yüzden artık insan kendisini bir vatandaş gibi değil, sürekli analiz edilen bir veri gibi hissediyor.

Biz artık aynı ülkenin insanları değiliz sanki; farklı hedef kitlelere ayrılmış birer anketiz.

Bir deprem oluyor, anket. Ekonomi çöküyor, anket. Gençler umudunu kaybediyor, anket. Emekliler geçinemiyor, anket. Öfke yükseliyor, söylem değişiyor. Milliyetçilik artıyor, ton sertleşiyor. Korku büyüyor, yeni düşmanlar üretiliyor.

Yani toplum hissedilmiyor artık. Ölçülüyor.

Türkiye’de siyaset hiçbir zaman yalnızca siyaset olmadı. Bir mahalleydi bazen. Bir soyadıydı. Bir korkuydu. Bir öfkeydi. Aynı evin içinde birbirine sessizleşen insanlar, aynı sofrada birbirine yabancılaşan kardeşlerdi. Çünkü bu ülkede politika uzun zamandır fikir üretmekten çok kimlik üretmeye başladı.

Ve belki de en büyük kırılma tam burada yaşandı:

Siyaset bir düşünce alanı olmaktan çıkıp bir geçim kapısına dönüştü.

Eskiden insanlar fikirleri uğruna bedel ödüyordu. Şimdi birçok yapı fikirleri kullanarak ekonomik düzen kuruyor. Bir zamanlar memleket meselesi olarak başlayan şey, zamanla kariyer planına dönüştü. Çünkü bu coğrafyada politika artık yalnızca ülkeyi yönetme alanı değil; aynı zamanda statü, güç, çevre, ihale, görünürlük ve sosyal yükselme mekanizması hâline geldi.

Böyle olunca da siyasetin dili değişti. Düşünce yerini sloganlara bıraktı. İlkeler yerini pozisyonlara bıraktı.

Fakat bütün bu gürültünün altında çok daha sessiz bir çürüme vardı:

Vasıfsızlığın normalleşmesi.

Belki de bugün ülkenin en büyük problemlerinden biri budur. Çünkü bir toplum çalışana hakkını vermemeye başladığında yalnızca ekonomi bozulmaz; karakter de bozulur. İnsanlar üretmek yerine kısa yol aramaya başlar. Emek küçümsenir, kurnazlık övülür. Bilgi yerine bağlantı, liyakat yerine sadakat değer kazanır.

Atatürk’ün yıllar önce söylediği şu söz bu yüzden yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir uyarıdır:

“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Bugün etrafta gördüğümüz birçok çürümenin özeti aslında bu cümlenin içinde saklıdır.

Şark kurnazı çalışmadan yükselmek ister. Kasaba politikacısı üretmeden güç sahibi olmak ister. Tatlı su solcusu bedel ödemeden ahlak dağıtmak ister. Liyakatsiz yönetici ise hak etmediği makamın konforunu korumaya çalışır.

Ama hepsinin ortak noktası aynıdır:

Üretmeden görünür olmak. Çalışmadan değer görmek. Sorumluluk almadan söz sahibi olmak.

Şark kurnazı akıllı değildir; yalnızca kısa vadeli çıkarı sezme konusunda beceriklidir. Sistemi düzeltmeye çalışmaz, sistemin açıklarını bulur. İlke üretmez, pozisyon alır. Hakikatin yanında durmaz, rüzgârın yönüne bakar. Onun için memleket bir sorumluluk değil, fırsatlar haritasıdır.

Kasaba politikacısı toplumun en eski zaaflarını bilir. Kimin kime kırgın olduğunu, hangi mahallenin hangi kimliğe kızgın olduğunu iyi okur. Ama bunu toplumu iyileştirmek için değil, küçük iktidar alanları kurmak için kullanır. Onun siyaseti fikirden değil, hizipten beslenir. İnsanları birleştirmez; aralarındaki çatlaklara çivi çakar.

Tatlı su solculuğu ise başka bir konfor alanıdır. Ezilenden söz eder ama ezilenle aynı hayatı yaşamaya yanaşmaz. Halktan bahseder ama halkı çoğu zaman romantik bir dekor gibi kullanır. Adalet der, emek der, özgürlük der; fakat kendi küçük çevresinin çıkarı bozulduğunda büyük cümlelerin çoğu sessizleşir. Çünkü mesele sağ ya da sol değildir artık. Mesele, fikrin insanı dönüştürmek yerine insana maske olmasıdır.

Ve işte tam burada liyakat devreye girer.

Çünkü liyakat yalnızca diploma değildir. Liyakat, bir sorumluluğu taşıyabilecek zihinsel ve ahlaki yeterliliğe sahip olmaktır. Bilmek kadar haddini bilmektir. Makama gelince büyüdüğünü sanmamak, aksine yükünün arttığını fark etmektir.

Bir ülkenin çürümesi yalnızca kötü insanların yükselmesiyle başlamaz. Yetersiz insanların yetkiyle ödüllendirilmesiyle başlar.

Çünkü siyaset meslek hâline geldiğinde insanlar ülkeye hizmet etmek için değil, siyasette kalabilmek için konuşmaya başlar. O noktadan sonra hakikat önemini kaybeder. Kadrolar sadakate göre kurulur. Bilgi tehdit gibi algılanır. Eleştiri ihanet sayılır. Ehliyet değil yakınlık aranır. Toplum değil teşkilat düşünülür. Ülke değil pozisyon korunur.

Böylece siyaset, halkın sorunlarını çözmesi gereken bir alan olmaktan çıkar; halkın sorunları üzerinden geçinen ayrı bir sınıfa dönüşür.

Sonra sosyal medya gelir. Her şey daha da hızlanır.

Artık insanlar bilgiye ulaşmıyor; kendi öfkelerini besleyecek içeriklere maruz kalıyor. Algoritmalar bile toplumu sakinleştirmek yerine gerilimi büyütüyor. Çünkü öfke dikkat üretir. Dikkat para üretir.

Böylece politika yalnızca meclislerde değil; telefon ekranlarında da bağımlılık mekanizmasına dönüşüyor. İnsanlar ülke meselelerini çözmekten çok, kendi mahallesinin haklılığını ispat etmeye çalışıyor.

Ve belki de bütün çürümenin en karanlık noktası burada başlıyor:

İnsan artık insan olarak görülmüyor.

Bir istatistik olarak görülüyor. Bir oy oranı olarak görülüyor. Bir kitle davranışı olarak görülüyor. Bir propaganda alanı olarak görülüyor.

Acılar ölçülüyor. Öfkeler yönlendiriliyor. Korkular paketleniyor. Umutlar pazarlanıyor.

Ve bütün bunların ortasında toplum yavaş yavaş kendi ruhunu kaybediyor.

Çünkü bir ülke yalnızca ekonomisi çöktüğünde çökmez. İnsan değeri sayılardan ibaret hâle geldiğinde çöker. Liyakat öldüğünde çöker. Üreten insan yalnızlaştığında çöker. Kurnazlık karakterin önüne geçtiğinde çöker. Ve en sonunda toplumun bütünü yalnızca yönetilmesi gereken bir veri topluluğu gibi görülmeye başladığında çöker.

O noktada artık vatandaş kalmaz. Yalnızca ölçülen insanlar kalır.

Biz sadece birer anketiz.

0 beğeni

Paylaş

Yazıyı dilediğin platformda paylaş.

Yorumlar
Henüz yorum yok.