Bildiğin Hayatın İçinde - Bir Gün ile Hiç Arasında
Birçok insanın hayatında aynı cümle yıllardır dolaşıyor: “Ben aslında ne yapmam gerektiğini biliyorum.” Bu cümle bir itiraf gibi duruyor ama içinde gizli bir ağırlık taşıyor. Çünkü bilmek, bir noktadan sonra insanı rahatlatmıyor; insanı sıkıştırıyor. Bilgi arttıkça, “neden hâlâ buradayım?” sorusu büyüyor. Soru büyüdükçe de insan, hareket edemediği her günün üstüne yeni bir açıklama koyuyor. Açıklamalar çoğalıyor; hayat yerinde kalıyor.
Bu hâl çoğu zaman yanlış okunuyor. “Motivasyonum yok.” “Şartlar izin vermiyor.” “Biraz daha toparlanayım.” Ve en sık: “Bir kıvılcım gelsin.” Kıvılcım… Hayatı bir anda değiştirecek küçük işaret… Bir telefon, bir para, bir teklif, bir tanışma, bir cümle, bir olay… Kıvılcım gelince içerideki her şey hizalanacak ve başlanacak sanılıyor. Oysa kıvılcımı beklemek çoğu zaman umut gibi taşınsa da, çoğu zaman bir izin kâğıdıdır. Çünkü kıvılcım gelirse, bazı şeyler yanmak zorundadır.
İnsan değişimi istediğini söyler; ama çoğu zaman değişimin bedelini istemez. Bedel yalnızca konfor değildir. Bedel; kimliğin bozulmasıdır. “Ben buyum” dediğin kalıbın çatlamasıdır. Bazen insan hayatını değiştirmekten değil, hayat değişince kendini kim sanacağını bilememekten korkar. Bu yüzden bekler. Bekleyiş dışarıdan sakin görünür; içeride sürekli bir pazarlık yürütür: “Biliyorum ama… şimdi değil.”
İnsan çoğu zaman doğru olanı seçmez; sürtünmesi az olanı seçer. Sürtünme, paradan önce gelir. Sürtünme; belirsizliktir, utanma ihtimalidir, başarısızlık ihtimalidir, yalnız kalma ihtimalidir, eleştirilme ihtimalidir. Yeni bir şey başlatmak, sadece yeni bir işe başlamak değildir; eski düzenin koruduğu bir sürü küçük güvenliğin iptalidir. O iptaller sezildiği an zihin akıllı bir cümle üretir: “Şimdilik böyle kalsın.”
En sinsi tarafı şu: Bu karar çoğu zaman bilinçli bir karar gibi gelmez. Daha çok “kendiliğinden” olur. Gün biter, akşam olur, bir şeyler yapacaktın, yapamadın… sonra “ben de anlamıyorum” dersin. Oysa sistem anlar. Çünkü insan yalnızca hedefleriyle yönetilmez; alışkanlık devreleriyle yönetilir. Hedefler konuşur. Alışkanlıklar yürür.
Son yılların insanı tam da burada yoruldu. Bir yandan farkındalık arttı; bir yandan dikkat azaldı. Farkındalık arttıkça insan kendini izlemeye başladı; dikkat azaldıkça kendini yönetemez hâle geldi. Bu ikisi birleşince tuhaf bir şey doğuyor: İnsan kendini çözümlerken hayatını kaybediyor. İçeride çok konuşuyor; dışarıda çok az adım atıyor. Zihin “anlıyorum” diyor; beden “başlamıyorum” diyor. Çatışma büyüdükçe soru da keskinleşiyor: “Ben bozuk muyum?” Çoğu zaman bozuk olan insan değil; ritim.
Ritim bozulduğunda içeride bir basınç birikir. Basınç biriktiğinde sistem bir çıkış arar. O çıkış çoğu zaman “kötü alışkanlık” diye etiketlenen şeylerdir. Ama bu davranışlar kötü oldukları için güçlü değiller; hızlı çalıştıkları için güçlüler. Sinir sistemi iç basıncı hızlı düşüren şeyi öğrenir ve tekrar ister. Bu yüzden insan hayatını büyütecek adımları bilir; ama basınç yükseldiğinde bildiği şey değil, öğrendiği şey devreye girer.
Hayat bir ırmak gibi akarken, neden çoğu kez ilk güvenli yere yanaşıp kalırız da denize kadar gitmeyi göze alamayız? Çünkü liman huzur verdiği için değil; karar yükünü azalttığı için. Deniz sadece özgürlük değildir; sorumluluk, belirsizlik ve kendini taşıma mecburiyetidir. İnsan özgürlüğü ister; ama özgürlüğün getirdiği çıplaklığı istemez. Liman çıplaklığı örter. “Şimdilik” der. “Daha sonra” der. “Daha sonra” da yıllara yayılır.
Jung’a atfedilen o cümle burada gerçek anlamını bulur: “Dışarı bakan rüya görür; içeri bakan uyanır.” Uyanış içe kapanmak değildir. Uyanış, kendine yalan söylemeyi bırakmaktır. İnsan kendi kendine küçük masallar kurar: “Ben aslında böyleyim.” “Benim şartlarım farklı.” “Benim zamanım gelmedi.” “Ben bir kıvılcım bekliyorum.” Bu cümlelerin her birinde gerçek payı olabilir. Ama hepsinin ortak bir işlevi vardır: Bugün atılacak adımı yarına taşımak.
Bizi durduran şey çoğu zaman büyük değildir. Büyük cevaplar kısa süreli gaz verir, sonra kaybolur. Durduran şey genellikle küçüktür: başlama anının net olmaması. “Bir gün” diye başlayan her hedef, sürtünmenin içinde erir. Çünkü “bir gün” ile “hiç” birbirine çok yakındır.
O yüzden mesele kıvılcımın gelmesi değil; kıvılcım gelmeden de başlayabilmektir. Büyük cesaretten önce küçük netlik gerekir.
İnsan hareket edemediği zamanlarda genellikle paraya bakar: “Para olsa…” Oysa para çoğu zaman sonuçtur. Sonuçtan önce bir düzen gerekir. Bu düzen sabah beşte kalkıp hayatı fethetmek değildir. Düzen; iç ekonomiyi düzene sokmaktır. Dikkatini nereye koyduğunu, enerjini nereye akıttığını, kaçışa ne kadar bütçe ayırdığını görmek. Çünkü insanın ekonomisi sadece banka hesabı değildir; dikkat hesabıdır. Dikkat sürekli sızıyorsa, enerji sürekli kaçıyorsa, irade sürekli yorgunsa; para gelse bile dağılmanın kanalı hazırdır.
“Ekonomiden önce neyi düzenlemeliyiz?” sorusu burada gerçek yerine oturur: ajansı. Başlatabilme gücünü. Ajans dev cümlelerle büyümez; kanıtla büyür. İnsan kendine inanmayı ilhamla değil, küçük başarma yaşantılarıyla öğrenir. On dakika. Yirmi dakika. Bir sayfa. Bir telefon. Bir görüşme. Bir deneme. Çünkü beyin “yapabilirim” cümlesini duymak istemez; “yaptım” kanıtını görmek ister.
Kıvılcımı beklediğin günlerde bir şey feda ediyorsun. Zaman. Sağlık. Merak. Üretkenlik. Kendine saygı. Hayatın “sonra”ya yazdığın parçaları. Ve kıvılcım geldiğinde bunların geri geleceğine inanmak kolay. Gelmez. Zaman geri gelmez.
Kıvılcımı beklemek… Umut mu bu, yoksa ertelemenin kibar adı mı? Ve erteleme uzadıkça bedel gerçekten değişiyor mu; yoksa sadece büyüyor mu?
Belki de yapılacak şey büyük bir hamle değildir. Büyük hamleler çoğu zaman bir gecede yanar. Yapılacak şey küçük bir alan açmaktır: her gün küçücük, kuru bir alan. On dakika bile olsa. Kaçışın olmadığı, gösterinin olmadığı, kendini ikna etmeye çalışmadığın bir alan. Sadece başladığın bir alan. Çünkü kıvılcım bazen dışarıdan gelmez. Bazen kıvılcım, tam olarak o on dakikada doğar.
Denize ulaşmak bazen kahramanlık değildir; sadece dürüstlüktür. Kapının kolunu tuttuğun anda bir saniye durup “Ben şimdi neyi seçiyorum?” diyebilmek. O bir saniye dünyayı değiştirmez. Ama seni değiştirir. Ve bazen bütün hayat, önce o bir saniyeyle başlar.